8 Ekim 2025 Çarşamba

                                    GELECEK DE BİR GÜN GELECEK (IV) 

Anlıyorum. Marika ile bizim ilişkimiz evliliğin de, bilinen birlikteliklerin de ötesinde. Biz onunla ahretliğiz. Bana gelecek bir kaç güne kadar, bazı şeyleri aktarmam gerekecek. Tavsiyelerinizi tutacağım. Emin olun. Bana Kur’an-ı Kerim, Yeni Ahit, Eski Ahit gibi kitaplardan bildiğiniz ve anladığınız kadarıyla konuyu biraz daha açabilir misiniz? İçten tamamıyla inanmam gerekiyor, şüphe olursa ve cevaplanmazsa ben olsun diye oldurmaya çalışmam da. 

“Sizi artık biliyorum, sizi şimdi daha iyi tanıyorum. Haklısınız, şüphe ile inkar arasında ciddi farklar var. Siz önce “La” deyip başlayanlardansınız, şüphe sizin zehiriniz, yaşayamayacağınız tek iklim şüphe diyebilirim. 

Mesela titreşimden başlayalım, yaşamın temel direklerinden... Titreşim sadece bir fiziki kavram değildir, ruhun temelindeki en önemli unsurlardan biridir. Çünkü o hem bellek hem bilinçtir. Aksi taktirde ruhun varlığını sürdürmesine gerek yoktur. Ölüm anında canlıların vücudundan ayrılan bir enerji değildir ruh, titreşim hala sürer ve içinde barındırdığı bellek ve bilinç de o bedeni terk eder. “Enerjinin Sakınımı Kanunu” bunu tanımlamaya yetmiyor, ruh ne ışığa ne de sese dönüşüyor, olduğu gibi kalır. O esaslı bir kaynak, enerji üretmese de o enerjinin kaynağı. Enerji alanı var, damarına basılırsa o alan harekete geçer ve hedefi baskılar, anlaşılmaz olaylar meydana gelmeye başlar. Yani ruhun kapsadığı bir alan var, kapsadığı alan o kişinin ruhunun ruhi gücüne göre oluşur, kimi bir karış kadar kimi bir semt hatta şehir kadar, hatta bazıları ülkeler kadar alanlara sahiptir. Bunu fizik ile tanımlamak ve ölçümlemek mümkün değildir, fizik bilimin sınırları ile sınırlıdır. Bilimin sınırları bir gün ortadan kalkarsa o zaman yaşama gerek kalmaz. Ama biz onu elde etmeye çalışıyoruz, bu da ruhumuzdan gelen engel olunmayan bir durum. Bu nedenle ölüm bir son değil, “ölmeden ölmek” denilen kavramın gerekçesi de budur, ölüm son olsaydı böyle bir şeye gerek olmazdı. Aslında siz, Paşa Bey’in anlattığı kadarıyla “ölmeden ölmek” için yola çıkan birisiniz ama size bu yetmiyor, yani yolda olmak; siz menzile varmak istiyorsunuz. Öyle bir şey istiyorsunuz ki bedeniniz herkesin gözü önündeyken sizin ruhunuzun seyahat etmesini ve kendiniz dahil herşeye dışarıdan bakmayı. Bu olacaktır. Aslında ruh değildir bu bilinçtir. Bilincin seyahatidir. Yani ruhun asli muhtevalarından. 

Başka bir husus nesnelerin de bir belleği vardır. Ağaçların, bitkilerin de olduğu gibi. Hatta tükürüğün bile. Siz tükürürsünüz geçer gidersiniz, 25-30 km ötede başınıza bir şey gelir, olumlu ya da olumsuz o uzaktaki tükürük de titreşir. Çünkü o tükürükte sizin DNA kodunuz vardır. Ruhun ana yapılarından biri de DNA kodlarıdır. Şimdi, şöyle diyelim. Bir işyeri vardır, oraya kim yerleşirse işi düzgün gider, memnun edici sonuçlar alır. Bir başka işyeri vardır, oraya yerleşenler genelde hep tepetaklak olur. Bunu  sebebi orada kalan izdir. Endişe dalgası ya da huzur ortamı. Bu eskiden beri yaşanan bilinç izleridir. Daha yeni bir binada bu nasıl olur derseniz, o işyeri yapılırken orada ne yaşandığını bilemezsiniz ki, belki bir hayvan katledildi, belki biri saldırıya uğradı, belki biri acı yaşadı orada... Yani canlıların da nesnelerin de elektriksel kayıtları vardır, buna bellek diyebiliriz. 

Her canlı, yerdeki çimen tanesi, ya da gözle görülmeyecek kadar küçük hayvancıkların bile barındırdığı enerji yoğunluğuna göre bir sesi vardır. Ölümden sonra da bu ses kesilmez, sürer, ruh gibi o canlının kendine özgü sesi de yaşar. Bütün bunlar yaşamın sonsuzluğunun karşılığıdır, ölüm denilen şey yaşamın form değiştirmesidir. Bu bilinç çok önemlidir. Düşünsenize ölüm korkusu ile süren yaşamda siz ölümle dalga geçiyorsunuz ve ölüm denilen şeyin bir form değişikliği olduğunun bilincindesiniz, nasıl yaşarsınız? Korkunuz, sınırlarınız, engelleriniz, güdülme araçlarınız yok... Kısaca aslında geri dönüyoruz, geri döneceğiz, pişmanlıklarımızı bir başka alanda telafi edecek bir forma dönüşeceğiz... Bu demektir ki ruhlar arasında da bir bağ olmalı, hani bazan özellikle anneler evlatlarının uzakta olsalar da yaşadıkları hüznü ya da mutluluğu hissederler ya. Hatta bazıları o anda çevresindeki cansız görünen objelerin hareketlerine şahit olurlar ya, işte bu ruhlar arası iletişimin bir kanıtıdır. 

Ruhun varlığı ve ruhun sonsuzluğu çok yaman soruları gündeme getirir. Aslında yaşadığımız alan ruhların terbiye edildiği, ruhların kemale ermesini kendine hedef almış bir okul gibi bir yerdir. Ruh yani onu taşıyan biz burada bir eğitimde gibiyiz. Kısaca ölümden, bu gerçekleri bilenler korkmaz ve onlar edilgen kişilikler olamazlar. Ruhun gittiği yerlerde aslında korku yok, ceza yok, ödül de yok sadece ruhun kendini tatmin etmesi ya da edememesi var, kendini tatmin için bir başka formda bir başka diyarı ziyareti var. Huzurda değil, önce kendi kendine yaşadıkların, hatırladıkların ve hatırlamadıkların her şey zerresine kadar önünde akar. Doğumdan önceki yaşanmışlıklar da ölümden sonra yaşanacaklar da görüntü olarak akıtılır. Bu Yaradan’a hesap vermekten daha çok kendimizle hesaplaşmaktır. O anda yaşadıklarını bu yaşamda vicdan azabı ile vicdan huzuru gibi bazı enerji dalgaları ile yaşarsın. Ve orada kendin  hakkında bir karar verirsin, vicdan azabın mı fazla, vicdan huzurun mu; zaman zaman aradaki fark o kadar incedir ki bunu da sırat köprüsü gibi tanımlarsın, kıldan ince kılıçtan keskin. Bu arada orada zalimlik de yoktur, rezillik de; yargılamalar adil olur ve yaptığın kötülükleri, sebep olduğun kötülükleri bir başka formda düzeltmek için bir başka forma bürünürsün. Orada çekilecek azabı ve/veya mutluğu Dünya yaşam formu ile düşünmemek gerekir. Oradaki azap belki de bu Dünya’da yanmaktan beter. Oradaki huzur-mutluluk belki de bu Dünya’da yaşanmış, yaşanabilecek tüm mutlululuklara bedel. Ve unutmamalı orada beden yok, enerji var, titreşim var, frekans var... Yani birine zarar vermek de yok, birini mutlu etmek de... Bu durumda ruh okyanuslardaki katre misali su gibi bir yerde yerini alır, tertemiz ve arınmış bir şekilde. Buradaki enerji Dünya’da yaşayan iyilere destek olacak şekilde bu Dünya’ya akar. Peki bu okyanus sadece Dünya’dan o tarafa göç etmiş ruhların okyanusu mudur? Hayır, var olan tüm canlıların ruhu oradadır. Orada, gerçekten aranızda sevgi ve saygı en üst düzeyde olanlarla buluşur bir arada olabilirsiniz. Sevgisizler ve saygısızlar orada ciddi bir yalnızlık yaşarlar, onlar düşük enerjili olduklarından da hatalarını telafi etme imkanından yoksun kalırlar. Sonsuz bir azap denilen şey bu Dünya tanımı ile pişmanlıktır. Ve piman olanların önlerinde pişmanlıklarını sürekli hatırladıkları o görüntüler fasılasız akar durur. Korku ile hükmedenler bu gerçekliğin bilinmesini asla istemezler, çünkü onlar bu Dünya’da yaşattıkları korkudan negatif enerji alarak beslenen yaratıklardır. Onlar bu nedenle olumlu enerjileri hep üzerlerine çekerler. Çünkü eşit kutuplar birbirlerini iter, farklı kutuplar birbirlerini çekerler.” 

Hafız Bey, çok yüklendim. Hem de pek çok. Hazmetmem gerekir. 

“Anlıyorum, bu görüşme benim sizinle ilk ve so görüşmemiz, bir daha nasip olur mu olmaz mı bilemem. Soracaklarınız varsa sorun. Zaten anlatılabilecekleri size fazlası ile anlattım. Doğru insanlar, makbul insanlar ölümden korkmayanlardır. Bu arada, ruhların bir başka kuvvetli enerji kaynaklarından biri olan kokularla da yakın ilişkileri vardır. Bu Dünya’da zaman zaman öyle bi koku gelir ki burnunuza, eşi, benzeri, emsali yoktur. Sizi alır götürür, mutluluk okyansuna gark eder. Bazan öyle bir koku algılarsınız ki, yaşamak dahi istemezsiniz ya da orada yaşamak büyük bir azap olur. Size Zeytin Dağı’ndan gönderilen losyon aslında iyilerin size iyiliklerini aktarma yoludur. O losyon size bir kiliseden gelir ama oradaki iyi insanların vücut salgılarından oluşan bir kokudur o. Hem de Müslüman olarak bilinen birine. Aslında onları ilgilendiren sizin Hanifliğe ne kadar yakın olduğunuzdur. O koku size Haniflikte daha da ilerlemeniz için bir destektir. Kokuları yabana atmamak gerek... Cenneti ve cehennemi ölçümlemek istediğinde ilk müracaatı kokulara yapmalısın, sonra gerekirse ateşe ve işkenceye...

Mesela güçlü telekskoplarla yapılan incelemelerde şimdilede gördüğümüz ışığın milyarlarca ışık yılı önce ölen bir yıldızın son parlaması olduğunu biliyoruz artık. O zaman ruhlar da yaşadığına göre, zaman zaman bize yardımcı olan adına iç ses dediğimizin milyonlarca yıl önce başka bir forma dönüşen bir varlığın bize gönderdiği uyarıcı bir sinyal olup olmadığına kim karar verebilir? Bunun yanında şimdilerde Araf olarak tanımlanan bölgede çırpınanlar da aslında enerjileri kendilerini kurtarmaya yetmeyen ve bu Dünya’da yapmadıkları melanet kalmamış olanların ruhları olabileceğini hiç düşündün mü? Peki kutsal kitaplar bunları bize çok açı olarak anlatsalardı ne olurdu? Bilirsiniz, komando parkuru vardır. En iyileri seçmek, iyilerle daha az iyileri belirlemek için değişik engellerle donatılıdırlar, bazıları umulmadık bir şekilde çok zor engelleri aşarlar ama çok basit bi engelde takılırlar. Bu gerçekleri açık seçik anlatmamalarının sebebi de budur. Yine gelelim fiziğe, bütün enerjiler negatif olsaydı ya da bütünü pozitif, yaşamak mümkün olur muydu? Enerjiler arasındaki alışveriş, bu yaşamı ayakta tutan temel. Ama bu Dünya’da, ruhlar buradan ayrılıp gittikleri okyanusta buna ihtiyaçları yok ki. O okyanusta sevenler, birbirini sayanlar için engel de yok mesafe de. Sanıyorum bu seferlik yeterli bir anlatım olmuştur.” 

Teşekkür ederim, bunlar anlayana, anlayabilene ve anlamak isteyene yeterli bilgiler. Şimdi size son bir sorum var. Açık ve net cevap istiyorum. Ben eğer istenen bu süreci aşamazsam ve şu anki halimle kalmak zorunda kalırsam Paşa Bey ve arkadaşları için bir yük mü olacağım? Yani maraton koşanlar asla gram fazla yükü sevmezler de... 

“Bunun cevabını bilmiyorum, bana bir şey söylenmedi, ancak sana bu soruyu içsel enerjin sordurduysa kısmen de olsa doğrudur. Bir başka hususu daha hatırlatayım, istenen seviye önemlidir, eksikliği sindirilebilir ama fazlalığı ciddi bir tehlike yaratabilir. Çünkü organizasyonları oluşturanların hepsi sütten çıkmış ak kaşık değiller. Vesselam. “ 

Eyvallah. 

SON 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                  KORKULARLA HÜKMETMEK VE KORKULARI KÖRÜKLEMEK -V-   Marika Demir Notu: Cem , her demde ve d...