3 Ekim 2025 Cuma

Bu yazı elime geçtiğinde yaşadığım pişmanlığı sizlere anlatmama ne kelimeler yeter, ne yüreğim ne de beynim. Anlatsaydı ne olurdu? Çare olabilir miydim? Muhtemelen hayır ama Cem’im ile son kez telefonda da olsa konuşmuş olurdum. Aslında Ocak 7 de yanında olacaktım, beni karşılayacaktı. Birlikte onun kaldığı yere gidecektik. Çok önemli bir şeyler paylaşacaktı benimle. Ocak yedide Bolu otobüs garajına yakın bir yerde aracımı park edip onu bekledim saatlerce, gelmedi. Bu imkansızdı o beni buralarda yalnız bırakmazdı. Sabaha kadar kaldım aracımın içinde. Ve sabah olduğunda benim için yaklaşık altı-yedi saat sürecek yola koyuldum. Malikanemize geldiğimde o ocağın yanında soluna doğru yerde yatıyordu. Önünde bilgisayarı yerdeydi. Ocak sönmüştü. Kalbi atmıyordu, nefes almıyordu. Sırt üstü yatırdım, kalp masajı yaptım belki saatlerce. Umut yoktu. Cebimdeki telefonu çıkardım ve O’nun bana olumsuz bir durumda haber verirsin dediği dostunu aradım. O dostunu almak için saatlerce yürüdüm, sonra onunla birlikte geldik Cem’in naaşının yanına. Ve sonra... Onu uğurladık Kırım Bahçesaray’a. Ben gidemedim, ilk seferde. Sonra gittim, mezarına. Mezar taşında Cem Asım Yaren yazmıyor hala, onun istediği tek kelime var, zaten taş da bir topak taş, özelliği olmayan. Ama o taşı çok farklı bir yerden getirmişti Cem. Belki bir başka yazıda nasip olursa anlatırım.  Ruhu şad olsun... Marika Demir.  

BU BİR MESAJ MI?

MALİKANEM VE TANRI MİSAFİRLERİ

Bugün 04 Ocak 2010 Pazartesi, sabah beş suları. Dün gece bir yazı yazdım, “Turpun Büyüğü”. O yazıyı özel kasaya yerleştirdim ve tekrar kaldığım malikaneme geldim. Malikanem, bir birine çok yakın iki ağacın altında oluşmuş oyuğun genişletilmesiyle elde edilmiş bir sığınak. Yıllarca burası ile uğraştım, keşfedilmesin diye de önümdeki ağaçları ve çalılıkları nitrikoksit ile besledim. Sonra da hayvanlar ya da çocuklar aşağı düşmesin, hem onlara bir şey olmasın hem de yerim keşfedilmesin diye doğal çitlerle uğraştım. Girişten geriye kadar yedi metre civarında oyabildim toprağı, çıkan taşlarla tavanı her ihtimale karşı ayakta tutacak doğal görünümlü bir sütun oluşturdum. Sütunda taşları birbirine bağlı tutacak, kısmen “horasan harcı” kullandım. Giriş derseniz kapısı ve penceresi ile yatay dört metre, cam doksana doksan, kapı ise doksana bir yetmiş kadar, yükseklik ise bir metre seksen-doksan santimetre arası. En dipte bir tuvalet ve banyo kısmı oluşturdum, onun önüne ise küçük bir mutfak ve evye koydum. İki sallantılı koltuğum var ve birer kişilik iki yatağım, biri kapıya yakın diğeri geride. Ben kapıya yakın yatarım, eğer gelirse Marika derindeki yatakta. Yaz-kış içerisi ne sıcaktır ne de soğuk, çünkü duvarlarımı yıllarca uğraşıp saman-kil-kireç ile kapladım. Tuvalet ve banyo gideri bulduğum bir çatlağa gidiyor. Su ihtiyacımı ise yağmur sularından sağlıyorum. Tepemdeki birbirine yakın iki ağacın arasında hemen her yıl yenilediğim ince gözenekli bir ağ var, ormandaki rutubetten oluşan damlalar, alttaki depomu sürekli dolduruyor, fazla gelen su ise yine o gider yarığıdan doğaya aktarılıyor. Girişte sağ tarafta bir ocağım var, genelde geceleri kullandığım; yemek ve su için. Onun yanında hatta biraz da arkasında akülerim var. Jeneratörü sessizlikte çalıştırırım, aküler şarj olunca kapatırım. Akülerim ve jeneratör Faraday kafesinde, kafesi sadece irtibatlandırmak için ya da kullanak için açıyorum. Bilgisayar ve telefon şarjı için, bilgisayarın ve cep telefonunun pili de faraday kafesinin içinde kalır kullanmadığımda, akülerimi arada sırada da özellikle kış aylarında aydınlatma için kullanırım. İçeride ışık varsa yani hem elektrik kaynaklı hem de ocakta yanan odunlardan dolayı, dışarıya ışık sızmaması için kalın perdeler ile ön cepheyi arkadan kapatırım. Yerler tamamen sazlardan yapılmış hasırlarla kaplı... İşte benim malikanem. Ben buraya gecenin yarısından sonra gelir girerim, giderken de aynı şekilde. O kadar iyi bir örtme ve gizleme yaptım ki bazan ben bile yerini bulmakta zorlanırım. 

Şu anda burada otuz ila elli santim kar var. Karda iz bırakmamak için çok iptidai tedbirlerim var. Buraya gelirken aldığım karakılçık unundan ekmeklerim ile aç kalmam. Tabii ki kahvaltılık ve yemekliklerimi de haftada bir yenilerim. İçerisi olmasa da kapı ve camın hemen solunda kapalı bir girintide yiyeceklerimi yağlı kağıt ve strech film ile buzdolabında gibi saklarım. Kapağının önünde bulunan yere çakılı kalas ile de dışarıdan yabani hayvanların zulamı tarumar etmesini engellerim.

NASIL BİR ŞEY, ANLAYAMADIM...

Bu sabah yün yatak ve yorgan altındayken saat üç-dört cıvarı kapı önünde bir inleme sesi duydum. Bir hayvan iniltisi, muhtemelen de bir köpek. Ocağa bir kaç ince dal-odun atmadan kapıyı açtım, gaz yağı lambası eşliğinde. Derece eksi yediyi gösteriyordu. Kapının önünde üşümüş siyah bir köpek ve ebedi düşman bildiğimiz siyah bir de kedi vardı. Birbirlerine sarılmışlar. Kapıyı açar açmaz içeri girdiler ve kapının arkasında oturdular, daha derinlere girmeden sanki benden daha derine gidebilir miyiz dercesine bakarak. Ses etmedim, hemen ocağı çalı-çırpı-ince odun atıp onları çıra ile tutuşturdum. Ocağın baca sistemi toprağın altından yaklaşık beş metre ileride bir çalılığın dibinden dış havaya açıldığı için sanırım üzerinde kar biriktiğinden biraz az çekse de içerisi bayağı ısındı. İki siyah Tanrı Misafiri de usul usul ocağa doğru sokuldular. Ben de dışarı çıkıp baca çıkışının etrafını temizledim, yüzümü-ellerimi kar ile yıkayıp sildim ve sonra da içeri geldim. Geceden kalan haşlanmış et ve suyunu ocağın üzerine koyup ısıttım, yan tarafına da bir çaydanlık içinde çay suyu yerleştirdim. Baktım ki bizimkiler oldukça üşümüş ve ısınma derdindeler ısıttığım et haşlamadan çözülenleri iki ayrı tabağa didip önlerine koydum. İki ya da üç dakika içinde her ikisi de önlerine koyduğum yemeklerini adeta silip süpürdüler. Haşlama suyunu oldukça ısıttım, havuç ve papatesli karışımı kendi tabağıma koyarken, esmer ekmekten doğardığım lokmalarıda et suyu ile ıslatıp misafirlerimin önüne sürdüm. İlk seferdeki gibi hızlı yemeseler de bir kaç dakika içinde biri ağzının etrafını yalamaya, diğeri de tüylerini, patilerini yalayıp ağzının etrafını silmeye başlamışlardı. Ben de haşlama suyu çorbamı karakılçık ekmeği ile birlikte içtim. Sonra da çayımı demledim. Yatağımın yanına yere oturdum. Yatak yerden kırk santim falan yüsekte olduğundan sırtımı dayadım ve çay bardağımı hazırladım.Bizimkilere bakmaya başladım. İkisi de bana bakıyordu, hem de gözlerini kırpmadan. Biraz sonra bana daha da yaklaştılar. Cam kupaya çayımı aldım, tekrar yerie geçtim. Köpek tam önüme oturdu yüzüme bakıyordu, kedi ise yatağıma geçti ve kıvrıldı. Sanki kırk yıllık dostlarımmış gibi sohbete başladım köpek misafirimle. Hal hatır sordum, üşüyüp üşümediklerini sordum, neden bana sığındıklarını sordum... Yüzüme bakıyordu, gözlerini benden ayırmadan. Aslında  dertleştim de onunla. Dinledi ama tek ses çıkmadı. Sorularım bitince ikinci bardak çay için kalktım, çayımı doldururken gelip sağ bacağıma sarıldı sanki kırk yıllık arkadaşım gibi, kupayı bıraktm, başını okşadım. Elimi yaladı siyah misafirim. Çayımı doldurdum, yerime geçtim, bu kez geldi başını dizlerime koydu ve yattı. Çayımı yudumlarken başını sevdim. Çay bitince kalktım, bir tasa su koydum ve önüne bıraktım. Önce köpecik içti doya doya, sonra da kedi indi yatağımdan o içti. Kedi de geldi kucağıma kıvrıldı. Onun da başını sevince sırt üstü döndü ve karnı üste gelecek şekilde uzandı. Karnını okşadım, arada da köpeğin başını. Misafirler geleli yaklaşık iki saat olmuştu, ocaktaki ateş sönmeye başlamış içerisi de soğur gibi olmuştu. Yatağa uzandım, başımın altına yastıkları soktum, yarı yatmak yarı oturmak gibi, yorganı üzerime çektim. Köpecik ayak ucumda yorganın altına girdi, kedi ise karnımın üzerine oturdu. Biraz sonra da göğsüme iki patisi ile masaj yapmaya başladı. Belki yarım saatlik bir masajdan sonra sol yanına yattı, sırtını bana verip gözlerini kapadı. Aradan geçen zamanı fark edemedim, ben de dalmışım.Uyandığımda saat yedi buçuk gibiydi, kalktım, Tanrı Misafirlerine baktım yoktular, seslendim ses vermediler, dışarı çıkmaları neredeyse imkansızdı ama yoktular işte. Yatağımda ne bir tüy vardı ne de başka bir iz. Köpekle kediye verdiğim yemek ve su kapları tertemiz yerindeydi. Korktum kendi kendime, ne oldu böyle diye düşünmeye başladım. Ve birden sebepsiz ve kaynağı belirsiz mükemmel bir koku geldi burnuma. Kokulara karşı çok hassasım ve yıllarca Zeytindağı’ndaki kilisede üretilen parfümümden başka bir parfüm ya da tıraş losyonu kullanmadığımdan burnum da farklı kokuyu çok iyi algılardı. Böylesi bir kokuyu bir Ramazan ayında sahurdan sonra, çadırımın önünde duymuştum. O gün de kaynağı belirsizdi. Yıllarca aynı kokuyu bulmaya çalıştım, bulamadım, şimdi benzer ama yine de farklı bir koku vardı malikanemde... 

Neydi bu, onlar neydi, hatta onlar kimdi, neden gelmişlerdi, neden gitmişlerdi? Para psikolojik bir olay olsa neden yemek yiyip su içsinlerdi? Sonra ocaktaki haşlamaya baktım. Az bir şey kaldığını hatırlıyordum bakracın içinde. Yok, hayır, olamaz, aynı seviyede duruyordu ve sıcaktı. Ekmek ise hiç bölünmemişti. Çayım ise demlenmiş ama eskimiş, demlik daha hiç açılmamıştı... Sonra kendimi dışarı attım, kapımın önündeki kar bozulmamıştı, yerde iz de yoktu. Yaşadıklarımı Marika ile paylaşmak istedim birden, ama cep telefonum kapalıydı, açmak da istemedim. Belki de ilk kez malikaneden öğlen saatlerinde ayrıldım. Yaklaşık dört saatlik bir yürüyüşten sonra köyden büyük ilçeden küçük bir yere ulaştım. Çok kalabalık olmayan bir kahvenin herkesten uzak bir köşesine çekilip telefonumu açtım ve Marika’nın ev telefonunu aradım. Evde olmalıydı ama açmadı. İki saat kadar günlük gazetelere baktım, sonra yine aradım Marika’yı. Yine telefonu çaldı defalarca ama açılmadı. Telefonumu yine kapattım, pilini de çıkardım. Ya nasip ! dedim ve ayrıldım kahveden. Hemen malikaneye dönmek istemedim, ama hava soğuktu, ben de oraların yabancısıydım. Halk beni tanımıyordu. Birkaç ufak tefek ihtiyaçlarımı aldım ve bulunduğum yerlerin sokaklarını arşınladım. Saat akşam dokuz gibi de malikaneye doğru yola koyuldum. Saat ikiye yakın malikaneye vardım ki ne göreyim. O iki Tanrı Misafiri yine kapıda. Önce ürktüm, yalan değil ama sonra bunlara “Hoşgeldiniz dostlar” dedim. Kapıyı açtım, içeri birlikte girdik, ocağımı yaktım, çok üşümüştüm, onların da üşümüş olduğunu düşündüm. Ocağın üzerindeki haşlamayı ve suyunu yine paylaştık. Uyku tutmadığı için çayı yine demledim. Benim yatağımı açtım ve her ikisini de yatağıma yatırıp üzerlerini örttüm. Yine uykuya dalmışım, yüzümün yalanmasıyla uyandığımda iki Tanrı Misafiri neredeyse kucağımdaydı. Bunlara yine kalan haşlama suyuna ekmek doğrayıp verdim, sonra da sularını. Karınlarını doyurdular, kapı tarafına yöneldiler. Gitmek istiyorlardı. Kapıyı açtım,onları yolcu ettim ve ben de bu yazıyı yazmak için bilgisayarım başına geçtim. Keşke Marika ile konuşsaydım da yaşadıklarımı paylaşsaydım. Hayrolsun, demekten başka bir şey gelmiyor elimden, nedense onlar bana bir mesaj vermekiçin geldiler diye düşünüyorum, ama ne? Belki de günlerdir yazdığım yazı hakkında uyarmaya gelmiş olabilirler. Kim bilir?  05 Ocak 2010


Cem Asım Yaren

   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                  KORKULARLA HÜKMETMEK VE KORKULARI KÖRÜKLEMEK -V-   Marika Demir Notu: Cem , her demde ve d...