11 Ekim 2025 Cumartesi

Ve size Cem’in Paşa Bey ve Hafız ile görüşmesinden sonraki ilk içsel yargılamalarından birincisini sunuyorum. Diğerleri daha da sırlarla dolu bence. Sanki Cem yazmak ve geride yazdıklarını bırakmak için yaşamış gibi...

                                GELECEK DE BİR GÜN GELECEK (VI)

Yazılarımı gönderdiğim ve benim gönderdiğim yazılarımı gazetesinde yayınlayan Anayurt Ailesi’ne ne zamandır teşekkür edemediğimi hatırladım bir an. Ve oradaki kardeşime de özellikle. Hoş, O’nun benim teşekkürüme de ihtiyacı yok, hiç bir zaman da olmamıştır diye düşünüyorum. Özellikle kardeşim/ağabeyim ile konuşurken O’nun takıldığı bir konu geldi aklıma Hafız’ın bana verdiği dinlere ait düsturları okurken. O derdi ki:

“Cem Tanrı öylesine farklı bir tanımlama ki “Allah’ın isimleri” dedikleri Esma-ül Hüsna’daki 99 özellikle tanımlamak mümkün değil. Biz Türkler’in Tanrısı asla insani özelliklerle anlatılamayacak özelliklere sahiptir. Ve bizim Tanrımız kimseye ceza vermez, acı vermez, acı çektirmez. Çünkü biliriz ki insandaki vasıflar Tanrı’nın vasıflarının zerresindekinden bile daha küçüktür. Bizi anamız yakar mı ki O da yaksın, bizi anamız umursamaz mı ki O da umursamasın, bizim anamız herkesin içinde bizi aşağılar mı ki O da aşağılasın? Tanrı’yı, özellikle de insani özelliklerden yola çıkarak tanımlamak aslında başlı başına bir şirktir, diye düşünüyorum.” 

Bu sohbetler çok uzun sürmezdi, ben nereye gitsem, fırsat varsa yok canınla oralara kadar gelir bana yarenlik ederdi kardeşim/ağabeyim. Ve şimdi ben Hafız’ın bana verdiği ayetlerde onun söylediklerinin izini buldum. Daha doğrusu bu kadar özel bir konuda o izler karşıma daha da çarpıcı şekilde ortaya çıktı. 

Mesela:

Kehf 49: “...Rabbin hiç kimseye zulmetmiyor. 

Kur’an’da ismi geçmeyen ama hadislerde bolca zikedilen Münkir ve Nekir konusunda da takılırdı. Derdi ki: 

“Cem, benim Münkir-söylendiği gibi varsa- bankamatik meleği. Benim sevabım ne ki ne yazsın, Nekir ise harıl harıl çalışıyor olmalı, neredeyse her anımda bir günah var. Aslında yazılanlara ne kalem yeter, ne kağıt. Şimdilerde hard diskler var, milyarlarda sayfalık dokümanları hafızasında saklayan, kalem olmadan kaydeden. Tesla’nın dediği gibi titreşim, enerji ve frekans. Günahların da, sevapların da kendine göre enerjileri var olmalı, frekansları farklı olmalı, titreşimleri de. Bunların her biri özel kayıt için yeterli. Hani der ya bizim Anadolu insanı “Günahı, vebali boynuna” bu hard diskler de sanırım ruhumuzu teslim edinceye kadar orada, ruh çekip giderken oradan imaj alıyor ve öyle gidiyor. Hatırlarsınız, Boğaziçi Üniversitesi’nde kartlı bilgisayarın hafızası büyük bir odadaydı, peki ne kadar bilgi barındırırdı? Cebimizde taşıdığımız flash belleklerden daha az...”

Mesela:

İsra 13: “Her insanın kaderini (amelini) kendi boynuna doladık. Kıyamet günü onun için açılmış bir kitap çıkaracağız...” 

Şimdi düşünüyorum da Yaradan benim yanıma bir “Hafız” vermiş de benim haberim yokmuş. Ve ben bu “Hafız”ın ayağına gitmedim O hep benim ayağıma geldi. Şimdi ben o kardeşime/ağabeyime nasıl teşekkür etsem, nasıl helalleşsem? Zaman zaman ben O’na bu dediğimi ihsas etsem ya da açıkça dile getirsem, O bana: 

“Cem, ben senin aynanım. Senden geleni okuyucuya, insanlara ve gerçek inananlara ulaştıran bir ayna. Tamam, aynanın da bir titreşimi, frekansı, enerjisi var, yansıttıklarının enerjisi de üzerinde işaret olarak kalır ama bunlar beni daha parlak ve net hale getiriyorsa benim senden helallik almam gerekmez mi?” 

Bugün ayın ve yılın ilk günü, bu gün yeni bir yılın ilk saatlerini idrak edeceğiz. Peki bu günün yeni bir yılın ilk günü olduğunu nerede biliyoruz? Bir kabulden başka bir şey değil mi bu? Neyse... Ve düşünüyorum şimdi, acaba O nerede? Yine Özal ile Hans’ın hemen her aybaşı birlikte yaptıkları gibi üç kuruş parasıyla, geceleri bu soğukta köşelerde, parkta yatanlara ekmek arası köfte-ayran mı götürüyor acaba? Vay benim “Hafız”ım... 

Hafız deyince o da söz ederdi. Babası hafızdı. Bir başka “hafız”dan söz ederdi hep. Eleştirdiği ama aynı zamanda da hayatını didik didik ettiği II. Abdülhamid’in yaşamındaki bir kesitten. Selanik’te sürgünde yerleştiği Alatini Köşkü’nün etrafında hafiyeler kimse ile görüştürmezlermiş II Abdülhamid’i. Bir tek “Hafız” gelirmiş, dehlizlerden geçerek sohbet etmeye. Tek dostu oymuş o günlerde. Ben de belki bu malikanede yapayalnızım şimdi, acaba O da gelmek ister mi buralara? Hoş, O’na söylemedim ki burada bir malikanem olduğunu?   

Tekrar olacak ama insan bazan elindekinin kıymetini o an fark edemiyormuş, onu anladım. Şimdi, ben Paşa Bey’in yönlendirmesi ile “Hafız” ile görüştüm. Paşa Bey’e ne rapor verir bilemem, ama ben kendime bir rapor verdim şimdiden. Bolu’daki malikanemden ayrılır ayrılmaz Ankara’daki kardeşim/ağabeyimin yanına vasıl olacağım ve O’nunla daha önce konuştuklarımızı farklı bir şekilde bir kez daha konuşacağım. 

O’na Allah nedir diye sorsanız O size Allah “umuttur” diyecektir. Umudu kesmek yoktur O’nun kitabında. Hatta O der ki “Umudun yoksa Allah ile irtibatın da yoktur”. 

Gerek Paşa Bey ile ardından da “Hafız” ile görüşmem sonrasında, daha iyi anlıyorum ki kardeşim/ağabeyim bana bunları çok önceden aktarmış, anlatmış ama ben anlayamamışım. Şimdi bir başka düşünceler içindeyim: yoksa ağabeyim/kardeşim benden çok önceleri bu aşamalardan geçenlerden mi?

İsra 14: “...Oku kitabını! Bugün sen kendine hesap sorucu olarak yetersin.’”

İşte ben de şimdi kendi kendime hesap soruyorum. Demek ki “Kıyamet’ten sonra” titreşim, frekans ve enerji devam edecek, ama başka bir formda ve bu Dünya’da yaşadıklarımı izleyip kendi kendime bir mahkeme kuracağım. Orada iyilik, kötülük, hile, hurda olmadığından da kendimi yargılayacağım, bu Dünya’daki karşılıklarından farklı olarak orada yanacağım, yani kendimi yakacağım, kendi cezamı kendim vereceğim. Yaptığım iyiliklerden de mutlu olacağım ve bu mutluluk Dünya’daki tüm mutluluklardan farklı olacak. Bu Dünya’da içilen şaraptan daha alası bir serhoşlukla mutluluk yaşayacağım, bu Dünya’da hayal ettiğim eksik yaşadığım ya da hiç yaşamadığım, yaşayamadığım büyük mutlulukları, doyumları orada yaşayacağım. Yaşadıklarımdan kimse zarar görmeyecek, çünkü orada zarar vermem mümkün olmayacak, kısaca ben o tarafta ne yaşıyorsam bu Dünya’da fark edemediğim enerji, titreşim ve frekans boyutu ile yaşayacağım. Çünkü gözümde, yüreğimde, algılarımda sınırlar olmayacak; yaşamak istediğim her şeyi o yaşanmışlıktan alacağım hazzın zirvesinde yaşayacağım. Eksik kalan bir his, haz olmayacak. Çünkü orada sınırlar yok olacak. Bu aşamada Cenneti “kerhaneye” çevirenler gibi değil de bir başka örnekle orada olacakları anlatmalıyım. Mesela bir incir yersinizbu Dünya’da, nerede? Nasıl bir ortamda? Bahçede mi, pazardan alıp evde mi, yolda mı? Peki yıkadık mı? Üzerinde pestisit var mı? İçinde kurt olabilir mi? Ya da kokarca böceği yumurtası... Ağzımıza attık da acaba rahat yiyebilecek miyiz? Boğazımızda kalırsa, içinde taş varsa, ya da böcek, yutarsak. Ters bir durum olursa yemeden çıkarabilecek miyiz? Nereye ve nasıl çıkarabiliriz? Ya o inciri hiç kıramayacağımız biri verdiyse ve o yanımızdaysa...  Bunlar sadece o an yaşanacakların zerresi kadar olayın soruları... Peki diğer yaşamda canımız incir çekse? Fiziki bir incir yok ama en mükemmel görünümlüsü karşımızda, ağzımıza atıyoruz, tereddüt yok, alabileceğimiz tadın zirvesini hissedeceğiz, bizim yediğimizi sandığımız incir yok olmayacak, çünkü fiziki değil, bir başkası da istese o da aynı inciri aynı tadı alarak, hiç tereddütsüz yiyecek. Bizde cizvit hocalar Cenneti böyle anlatmıyorlar ki varsa yoksa huriler, hurilerle ham hum şaralop...

Bu yazdıklarımı tabii ki Anayurt Gazetesi’ne göndermeyeceğim. Bu benim için bir bakıma günlüğümün bir parçası. Geriye bıraktığım hoş ya da hoş olmayan bir sadanın yazılı hali. Ve bu arada kendi kendime şu soruyu soruyorum; bu günlerde neden bunları böyle üst üste yaşıyorum? 01 OCAK 2010 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                  KORKULARLA HÜKMETMEK VE KORKULARI KÖRÜKLEMEK -V-   Marika Demir Notu: Cem , her demde ve d...