22 Ekim 2025 Çarşamba

                                                         BANA NELER OLUYOR ? 

Marika Demir Notu: Yaptığım araştırmalara göre; öyle sanıyorum ki, bu yazı Cem'in en son yazısı. Diğer yazılarından çok farklı, sanki bir şeyler anlatması-yazması istenmiş gibi. Neyi anlatıyor bilemiyorum. Yakaladığım tek ipucu; Cem, Cennet denildiğinde istediği iki şeyden biri olan o güne dek yaşamış bilge insanlar, bilim insanları, ilim insanları ile sohbet isteği gerçekleşmiş gibi. (İkinci isteği ise o güne kadar yazılmış tüm kitapları okumaktı.) 

Diğer bir ipucu ise Dünya'da bir başka boyutun kapılarının açılacağı beklentisi içinde olmasıydı. O, Türk Yurtlarının ve Türk neslinin ilahi bir koruma altında olduğu, Anadolu'nun ise yeni boyutun en kadim yeri olacağı; kutupların değişmesi ile Dünya'da en az etkilenecek yerlerin Anadolu'da olacağını ifade ederdi sohbetlerde. 

İnsanların geleceğini karartmak ve insanların birer köle gibi kullanmak isteyen güçlerin en büyük silahlarının KORKU olacağını dile getirirdi. Onlar için Türk demek KORKUSUZ demekti ve melanetlerini gerçekleştirmelerinin tek yolunun Türkleri yok etmekten geçtiğine inandıklarını ifade ederdi. 

Ve Cem, Türk olabilmek için öncelikle insan-ı kamil olmak gerektiğine inanırdı. Ve derdi ki Arap da, Slav da, Roman da desin ki önce insan-ı kamil olmak gerekiyor, sonra Arap, Slav, Roman olunabilir. Bütün inançların temelinde -sapkınlaştırılmayan- amaç insanların insan-ı kamil olabilmesidir diye düşünürdü. 

Hatta şaka ile karışık derdi ki Romanların yaşantıları İslami zaman kavramı açısından İslami ölçülere en uygun yaşamdır. İslam'da dün yoktur, yarın da; an vardır. Anı da en iyi yaşayan Romanlardır. 

Ve Cem, gerçekten de bize bir mesaj bırakmış; sanırım ölümü de hissetmiş... Ruhu şad olsun. 

Siyah kedi ve siyah köpek bu gece de geldiler. Yine yemeğime, malikaneme ve ısıma ortak oldular. Onlarla yüz yüze bakışırken dalmışım. Uyandığımda onlar yine yoktu. Ocakta, onlarla paylaşarak yediğim yemeğim yine olduğu gibi duruyordu. Ve gördüğüm rüyayı hatırlıyorum. 

KORKMAYIN, BİRLİK OLUN ! 

Rüyamda, geçmiş yıllarda iki kez algıladığım ve burada kısa süre önce de üçüncü kez algıladığım o eşsiz koku eşliğinde bir ses işittim dağların ötesinden. Ses etkileyici, insanı çeken bir ses. Ne erkek ne de kadın sesi, daha çok sabi bir çocuk sesi gibi. Ve sanki usul usul esen bir meltemin sesi ile karışık. Kelimeler, sözler belli değil; daha çok yaylı tambur, ney karışımı ama arkadan da seslere karışan bir org sesi var sanki. İnsan sesi, doğadan gelen sesler, cıvıltılar, ötüşler, müzik sesine benzer bir ses ile çok yüksek huzur dolu bir mekandayım. 

Ufka baktığımda Türkiye’nin Doğusu, Kuzey Doğusu, Güney Doğusu, Maveraün Nehir, Basra Körfezi, Van Gölü, Hazar Denizi, Türk Dünyası’na uzanan ışıklar içindeki yollar gördüm. Ortalıkta koşuşan, korku içinde yüzbinlerce insan vardı. Gördüğüm yerler yemyeşildi, Anadolu’yu çevreleyen yüksek açık yeşil, açık mavi kristaller vardı. Bir avuç insan yüzünü Batı’ya dönmüş Güneş’in Batı’dan doğuşunu izliyordu. Aynı insanlar daha sonra bu kez Doğu’dan doğan Güneş’i izliyordu. Ortada iki Güneş vardı ama bazı insanlarda tedirginlik yoktu. Ama ortalıktaki korku dolu insanlar da vardı, neredeyse yerin altına girebilmek için elleri, tırnakları ile toprağı eşeliyorlardı. Gökyüzü hiç görmediğim kadar net, ışıl ışıldı; o muhteşem koku zaman zaman yerini toprak kokusuna, deniz kokusuna bırakıyordu. Ve hayretler içindeyim ki hemen yanımda solumda siyah köpek, sağımda siyah kedi bacaklarıma yaslanmış benimle birlikte olan biteni izliyorlardı. Ön Asya’dan koyu siyah dumanlar yükseliyor (İsrail-Filistin-Ürdün-Lübnan-Mısır-Suriye) Ancak dumanlar asla etrafa yayılmıyor, direkt olarak semaya yükselip havaya karışıyor. Kıbrıs Adası pırıl pırıl, Akdeniz ise masmavi. Önümde on binlerce, yüzbinlerce mini mini çocuklar, nur yüzlü dedeler, nineler var. Ve sanki o insanlar bir bayram kutluluyorlar. 

Ve göz yüzünden ışık hüzmeleri akıyor yer yüzüne, daha çok Anadolu toprakları üzerinde yoğunlaşıyor tatlı bir kırmızı ve süt beyazı renkleriyle. Anlam veremiyorum, ışık hüzmeleri ile sanki Türk Bayrağı oluşuyor gördüğüm Coğrafya üzerinde. Büyük bir huzur ve huzura davet eden bir hareketlilik var. Telaş yok, panik yok, sanki herkes ve her şey bilinmeyen ve görülmeyen bir halı üzerinde hareket ediyorlar, ayaklar yere basmıyor gibi. Bir an başım dönüyor, sarsılıyorum, ayakta durmakta zorlanıyorum, sanki vertigo olmuş gibiyim; Doğu’dan doğan Güneş’in kudreti azalıyor ve o tarafta tatlı bir kızıllık oluşuyor. O anda fark ediyorum ki yakın ve uzak çevremdeki insanlar da hayvanlar da hatta hemen bir kaç metre uzağımdaki gündöndü çiçeklerinin başları da sarsılıyor, titriyor. Toprak da titriyor, bazı hatlar sanki aralanıyor önümde, toprak hafif çatlıyor gibi ve çatlaklardan parlak ama huzur verici bir ışık yayılıyor görebildiğim tüm alana. 

Sanki hayat yeniden başlıyor, sesler daha net, görüntüler de. Gürültü yok, konuşmalar bile melodi gibi duyuluyor. Hiç bir şeyden korkmayan insanlar ve hayvanlar, sanki korkunun yok olduğu bir ortam var. Az ötedeki ayının da bir kaçı bir arada dolaşan kurtların da hareketlerinde saldırganlıktan eser yok. Hiç bir insanın yüzü asık değil, tebessüm hakim çehrelere, hayvanlar bile korkmuyorlar insanlardan, çekinmiyorlar. Cennet tanımları geliyor aklıma ama burası o tanımlardan da güzel. Ve işin en ilginç tarafı sanki insanlarda cinsiyeti belirtecek bir ayrıntı da yok. Yemek, içmek, barınmak gibi gaileleri de yok sanki insanların. Ve sanki gözlerimde onlarca el var, kapatmışlar göz kapaklarımı elleriyle, sesler tanıdık gibi, annem - babam - eniştelerim - dayılarım - teyzelerim-halalarım -yeğenlerim -kuzenlerim -dedelerim -nenelerim -öğretmenlerim-arkadaşlarımın seslerini duyar gibi oluyorum; bana sürpriz yapmaya gelmişler gibi. Ama onların hepsi ölmüşlerdi diye hatırlıyorum ve kardeşlerim, eşim, evlatlarım yoklar... 

Doğu’daki kızıllık gidiyor Batı’da parlak ve ılık bir ışık var, sanki aynı anda gece ve gündüz yaşanıyor. Ancak gece yaşanan tarafta Ay görünmüyor. Hemen bütün gezegenler kimi mercimek, kimi susam, kimi nokta kadar parlak, pussuz görülürken ay yok ortada. Ama ayı aratmayacak kırmızı-beyaz ışık hüzmeleri var tüm Dünya üzerinde ve Anadolu en yüksekte, Basra Körfezi sanki ayaklarımın altında. Fırat ve Dicle az ötede çağlayarak akıyor sanki. Yürümeye, oturmaya, uzanmaya, yatmaya gerek duymuyorum. 

Aklımdan geçen yaşadığım o güne kadar Dünya’dan gelip geçmiş ya da sürekli bulunmuş bilgelerle konuşma isteği... Ve bir davet alıyorum, sohbet daveti. Davet edildiğim yere nasıl geldiğimi fark edemiyorum, karşımda “U tertibi” almış  bilgeler var. Bir kısmını tanıyorum. Pek çoğu bana yabancı; ancak, hemen hepsi birbirini de, beni de tanıyor gibiler. 

Uyandığımda siyah kedi ve köpek yoklar, ocakta ısıttığım ve Tanrı misafirleri ile bölüştüğümüz yemek hiç eksilmemiş ve sıcacık duruyor. Ocaktaki ateş sönmemiş, bulunduğum ortam mis gibi kokuyor. O güzel rüyadan sonra bulunduğum mekan da sanki rüya mekanı gibi... 

İçimden geçen ilk istek keşke Marika ve Anayurt’taki dostum burada olsalar da bu rüyamı anlatsam, onlarla paylaşsam; belki de biri ya da her ikisi tabir etseler. 

Kendi kendime sorduğum soru ise sadece şu: Bu kez burada farklı şeyler yaşıyorum, sanki bir mesaj yağmuru altındayım ve içimde bu yaşadıklarımı yazma isteği sonsuz; sanki geriye bunları bırakmam isteniyor gibi... 

Malikanemde dolaşıyorum, çayımı demliyorum, ocakta kaynayan su ile ve hayret ediyorum, ben ne kadar uyudum ki su da kaynar, yemek de sımsıcak, odunlar tamamen yanmamış, közler pırıl pırıl... 

Hayrolsun...06 OCAK 2010

 

Cem Asım YAREN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                  KORKULARLA HÜKMETMEK VE KORKULARI KÖRÜKLEMEK -V-   Marika Demir Notu: Cem , her demde ve d...