18 Kasım 2025 Salı

                                                 KORKULARLA HÜKMETMEK VE

KORKULARI KÖRÜKLEMEK -V- 

Marika Demir Notu:Cem, her demde ve dönemde korkuya, korkutulmaya takmış biriydi. Korkusuzdu. 12 Eylül rejimi ve yaltakçıları bizi yerimizden, yurdumuzdan, ocağımızdan söküp attığında aileme sahip çıkarken de korkuya meydan oluyordu ki o dönem Cem çok hassas bir statü ve roldeydi. Her şeyini kaybedebilirdi. Ama şimdi; vefat etmiş olsa bile Anadolu’dan Yunanistan’a gönderilen Mübadil Anadolu’lu insanların bile sevgilisi...

 

“Cem, kişinin ister dini inancı olsun ister olmasın, ister Ateist olsun, ister Deist, ister Agnostik; kutsal kitaplar (Zebur, Tevrat, İncil, Kur’an) ve kadim tarih kayıtlarına birlikte bakıldığında pek çok açıklamanın ya da metnin gerçeklere yaklaşmanın önünü açtığı inkar edilemez. Siyonizm’in kendine göre dini külliyatında olumlu, olumsuz pek çok şey açıklanmaktadır. Siyonistlerin davranışlarının temelinde dini -tahrif edilmiş/edilmemiş- külliyatlarda zaman zaman yapılan uyarılara Siyonistlerin aksi davranışlarla hareketleri de vardır. 

Türk Milleti’nin kurucu babalarına, kurucu kadrolarına, Hatta Diyanet İşleri Başkanı Merhum Rıfat BÖREKÇİ’ye bile ”Yahudi”, “İngiliz uçağı” gibi isnatlar yapan meşrebi, menşei ne idüğü belirsizler aslında asıl faili gizleme gayretindedirler.  Ve bunlar mensubu oldukları dinin akidelerinden nasibini almamış bağnaz, cahil yobazlardır. Ve doğal olarak bunları söyleyenlerin kökleri de oldukça şaibelidir. Onlara kendilerinin çokça kullandıkları sıfatlarla “Ermeni”, “Yahudi Dölü” falan demek de abestir çünkü onlar insan bile değiller ki bir millete, bir halka ya da bir dine mensup olsunlar. Onlar Adle  Naşit’in, Selim Naşit’in, Lefter Küçükandonyadis’in, Sami Hazinses’in, Cem Karaca’nın, Fedon’un...tuvalette üzerine sifon çektikleri kadar bile olamazlar.   

Neyse; yıllardır bu gazetede yazarız İsrail’in ikinci vatan olarak seçtiği yerleri: 1. Kıbrıs, 2. Makedonya, 3. Kırım. Siyonizm oralara gitmeden önce mümkün olduğunca maskeli Yahudileri ve kullanabileceği diğer unsurları ülke yönetimlerine getirirler. Ve iktidara getirdiği bu soysuzların maskeleri düşmesin diye kendilerine saldırmalarına izin verdikleri gibi, saldırı için yol ve yöntem de gösterirler. Konuyu biraz daha açmak adına burada zikretmem gereken bir özlü söz var: Napoleon der ki “Başında bir arslan bulunan koyunlar sürüsünden korktuğum kadar başında bir koyun bulunan arslanlar sürüsünden korkmam.” Bu sözleri Akka Kalesi’nde yaşadığı hezimetten sonra söylediği ifade edilir. Bütün mesele başa arslan görünümlü bir koyun getirmek, bağlılarını da koyunlaştırmaktır. 

Şu ana kadar ifade ettiklerim bölük-pörçük gibi gelse de nihayetinde bir oldubittiyi açıklamak için gereklidir. Kendi kutsal metinlerinden Yeremya 4’ten söz etmek istiyorum. İsrailoğullarına hitap ediyor:

4 Ey sizler, Yahuda halkı ve Yeruşalim'de yaşayanlar,

Kendinizi RAB'be adayın,

Bunu engelleyen her şeyi yüreğinizden uzaklaştırın.

Yoksa yaptığınız kötülüklerden ötürü

Öfkem ateş gibi yağacak,

Her şeyi yiyip bitirecek

Ve söndüren olmayacak.

5 "Yahuda'da duyurun,

Yeruşalim'de ilan edin,

'Ülkede boru çalın!' deyin,

'Toplanın' diye haykırın,

'Surlu kentlere kaçalım!'

Siyon'a giden yolu gösteren

Bir işaret koyun!

Güvenliğiniz için kaçın!

Durmayın!

Üzerinize kuzeyden felaket,

Büyük yıkım getirmek üzereyim."

7 Aslan ininden çıktı,

Ulusları yok eden yola koyuldu.

Ülkenizi viran etmek için

Yerinden ayrıldı.

Kentleriniz yerle bir edilecek,

İçlerinde yaşayan kalmayacak.

8 Onun için çula sarının,

Dövünüp haykırın,

Çünkü RAB'bin kızgın öfkesi üzerimizden kalkmadı.

9 "O gün" diyor RAB,

"Kral da önderler de yılacak,

Kâhinler şaşkına dönecek,

Peygamberler donakalacak."

Bu “kutsal metin” satırlarında hem İsrailoğulları’na hem de Kuzeyden gelecek Arslan’a uyarı var. Nasıl mı? Eğer sizler de İsrailoğulları gibi davranırsanız, size de aynı ceza var diyor aslında. 

Şu anda ülke yönetiminin İsrailoğullarından ne farkları var, oralara fitne çıkarmak için gelmişler. Tabii ki onların şu anki hal ve gidişatları aslında Cehennem’in kapılarının açılmamış hali; çünkü onlar da seçilmiş-atanmış ve ellerine verilen emirnameleri uyguluyorlar ve daha işin başındalar. Bunlar İsrail’e Kıbrıs’ın da, Anadolu’nun da, Türk Cumhuriyetlerinin de kapısını ardına kadar açmak için görevdeler. Ortadoğu’da bir başka kukla devlet “Kürdistan” kurdurmakla görevlendirildiler. Büyük Ortadoğu Projesi aslında Ön Asya’da İsrail’in güvenliğini sağlamak için üretilen bir projedir. Biri de bu projenin “Eş Başkanı” olmakla övünür.- (İlk kez, 16 Temmuz 2004-Teke Tek Programı)- Şimdi sormak ve doğru cevap almak zamanı; Hangi Türk Devleti’nin başında gerçek bir Türk ve Türklüğü ile övünen, Türk gibi davranan “devlet adamı” var? 

Bu tezgahın elemanı olanlar genelde otokrat ya da otokratlaşmış, sonradan görme, türedi olanlardır ve bunlar halklarını/milletlerini kamplaştırarak tepede kalmayı başarırlar ve Siyonizme hatta daha da üst yapı olan Küresel Çete’ye hizmet ederler. Tamamı da başlarında bulundukları ülkelerin, milletlerin, halkların mensubiyetlerinin dışında başka bir soydan ve “dinden” gelirler. Nereden nereye geldik değil mi? İşte devletinin ve bağlılarının bekası için bu durumun farkında olan çevremizdeki tek karşıt lider, Putin’dir. Bilir ki kendi ülkesini çevreleyen ülkelerin devlet ya da hükümet başkanları “Denge politikası” zırvası altında her an başta halklarını/milletlerini, vatanlarını satabilirler. O da oyununu bu tarihsel gerçeğe dayalı olarak, tarihten ders ve ilham alarak kurar. Biz Anayurt’ta İsrail Özel Kuvvetleri’ne eğitim yapmaları için Dip Karpaz bölgesinde araziler tahsis edildi dediğimizde herkes bunun bir komplo teorisi hatta palavra olduğunu düşündü. Ne zaman ki Suriye Arap Cumhuriyeti istihbaratı harekete geçti, o an İsrail’den çıktıktan sonra Larnaka Limanı’na mutlaka uğrayan cruise gemilerinin seferleri durduruldu. Çünkü İsrail personel değişimini cruise gemileri ile turist görünümü altında yerine getirmekteydi. Yine bu gazetede İsrail Hava Kuvvetleri’nin İran Nükleer Tesisleri’ne müdahale provaları yaparken ülkemizin Güney ve Güneydoğu Anadolu sınırlarımızı ve hava sahasını kullandıklarını yazmıştık.Yıl 2007 değil miydi? Bu ve benzeri olaylarda suçlular sadece siviller miydi, hayır; çünkü yönetimler devşirilirken, makamların müessiriyeti göz önüne alınır. Gerektiğinde bir Genel Müdürün bile devşirilmesi ya da devşirilmiş olması gerekebilir. 

Enseyi fazlaca karartmayalım. Neden mi? Bugün İsrail hangi devletle savaşırsa savaşsın ya galip gelir ya da üstünlük sağlar, Türkiye hariç. Çünkü hala İsrail’de işyerlerinde ve evlerinde İsrail Bayrağı’ndan daha büyük Türk Bayrağı asanlar var. Türkiye’den söz eden biri -ancak kesinlikle onurlu ve dürüst olup olmadığını test ederek olumlu sonuç alan İsrail vatandaşları - ile karşılaştıklarında evlerinin kapısını ardına kadar açan Türk ve Türkiye aşıkları var İsrail’de.” 

Dostum anlatmıştın, bir Özel Harekat timimizi İsrail’den çıkarıp Türkiye’ye ulaştırmak için her şeyi göze alan İsrail’deki Türk ve Türkiye aşıklarını. Çok fazla İsrailoğulları dini külliyatına girmesek de verdiğin iki örnek oldukça doyurucuydu. İsrailliyat Anadolu insanımızın içine öylesine sokulmuş ki, kendini bu ülkeye ait olarak hissedip iyi de bir Müslüman olduğunu zannedenler, bu şer oluşuma en büyük desteği vermekte. Türklere “Ye’cüc-Me’cüc” yakıştırması yapmaktan geri durmayan sapkın Araplar da Hz. Muhammed’in vefatından sonra “Ehl-i Beyt”e saldırdıkları gibi Tanrı’nın kılıcı ve kırbacı, adaletin kılıcı ve kırbacı biz Türklere’de demediklerini ve yapmadıklarını bırakmamışlar. Hatta Türkleri Ye’cüc-Me’cüc olarak nitelendirenlerin önemli bir bölümü de sözde “Hadis” yazarları. 

“Evet dostum, aynen böyle. Ve ben derim ya bana Kehf Suresi’nin mealini akla uygun olarak yapan Müslümanı dinlerim diye... Bundan sonra biraz da oraya girelim istersen. Yani "Kıyametin kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikin" hadisinin Ye’cüc-Me’cüc ile ilgisini ve ilintisini. Son olarak şunu söylemek istiyorum, tekrarlıyorum. Korkmayın, korktukça, korktuklarınız üzerinize gelir.” 

Devam Edecek

 

Cem Asım Yaren

17 Kasım 2025 Pazartesi

                                                 KORKULARLA HÜKMETMEK VE

KORKULARI KÖRÜKLEMEK -IV- 

Marika Demir Notu: Yıllar ötesinden seslenişler, ancak sanki bu günleri işaret eder gibi. Ben bu yazıları okudukça zaman zaman dumura uğruyorum. Arkadaşları ile arasındaki -ki arkadaşım dediği insan sayısı çok değildir, benim tanıdığım beş kişi- konuşmalarda söylediklerini zaman zaman abartılı bulurdum; ama değilmiş...

 

İSRAİL, DAHA DOĞRUSU SİYONİZM 

DİNİ KÜLLİYATINA GÖRE HAREKET EDER 

Dostum, bazen anlattıklarını sanki evvelce yaşamışsın yani bizden önce yaşamışsın da şimdi bizi uyarmaya çalışıyorsun gibi anlıyorum. Bunu pek anlayamıyorum. Verdiğin tarihler, yaptığın projeksiyon diyebileceğim değerlendirmeler gerçekten çok önemli. Sanki tarihe not düşmeye çalışıyorsun gibi. Tamam ikimiz iyi bir ekip oluşturduk ama anlattıklarını özümsemek konusunda oldukça zorlanıyorum. Neden sence? 

“Cem, dostum. Dünya bir başka kuşağa geçmeye hazırlanıyor. “Defterler” kontrol edilmeye başlandı. Kimininki dürülecek, kiminin ki bir eşik atlayıp devan edecek. Neler olup bittiğini anlayanlar, anlamaya çalışanlar, özellikle de sorgulayanlar kalacak geri kalanlar gidecek. Bu önceli kuşaklarda da böyle oldu, bundan sonra da böyle olacak. Seçim çok basit, bir sonraki kuşağın frekansına, titreşimine, rezonansına uyabilenler seçiliyor; geri kalanlar safra olarak değerlendiriliyor. Riyakarların, ahlaksızların, hırsızların, uğursuzların, Allah’tan başkasına kul olmayı kabul edenlerin hiç şansı yok. Çünkü onlar bir sonraki kuşağı köle olmayı kabul etseler dahi kabul edilmezler. 

Örnek; diyeceksin ki İsrail ya da Siyonistler ne olacak? Onlar kendi ürettikleri ve kısmen Tanrısal metinlere inanırlar, ancak kendi lehlerine olmayanlara asla inanmazlar. Kendi lehlerine olabileceklere engel olması muhtemel olayları, gelişmeleri de engellerler. Binlerce “peygamberi” kısa sürede yok eden bir kavimden söz ediyoruz. Lilith’in çocuğuyuz diyen bir kavimden. Yer yüzünde Yaradan’a ve Yaradan’ın buyruklarına kafalarına ve menfaatlerine göre bağlı bir başka kavim yoktur. Eğer Yaradan onların aleyhine bir şey söylemişse Yaradan’ı da bulup katletmek isterler. Bizim Anadolu tabiri ile onların mayası da hamuru da bozuk. Nasıl bozulmuş? Bu konuda akla yatkın bir açıklama okumadım ama sanırım DNA’larında ciddi bir sorun var ve onlar bu sorunu korumak adına kimseyi Museviliğe kabul etmezler, anası Yahudi olmayanı da Yahudi’den saymazlar. Burada bu güne kadar farklı bir şeyden söz etmek istiyorum DNA üzerine; Dünyamıza zaman zaman gelen ve hatta bizler gibi görünen ya da görünmez olan Dünya Dışı varlıkların çok büyük bir kısmı bizi yok etmek için değil, DNA’larımızdan parçalar elde ederek, eksikliklerini gidermek için aramızdalar ya da arada sırada gelip-gidiyorlar. Gen teknolojisi çok gelişmiş olmasına rağmen Dünya Dışı varlıklar ne yaparlarsa yapsınlar bazı DNA şifrelerini kendilerine aktarsalar da, istedikleri sonucu elde edemiyorlar. Ve sanki dünya dışı varlıklar ile Dünya’daki varlıklar büyük bir DNA benzeri sarmalı korumak ve kollamak durumundalar, kopmaların olması ya da kayıplar tüm kainatın şifresinin bozulacağını düşünüyor olabilir, ya da öyle. Uzaylı istilası olacak muhabbetleri de insanları korkutarak onların frekans, titreşim ve rezonanslarını bozmak için tezgahlanıyor. Çünkü korku tüm titreşim, frekans ve rezonansı bozan en önemli unsurudur.” 

Dostum, öyle bir şey söylüyorsun ki sanki korkuyu yensek bizler Cennet’e gideceğiz. Ya da ben öyle anladım. Diyelim ki böyle İsrail ya da Siyonistler niye korkar? Korkunun da bir takım dalları yok mudur? 

“Cem, iyi ki sordun, korkuların tamamı kötü değildir. Ancak yanlış tanımlanan korkular tehlikelidir. Nasıl mı? “Allah’tan korkusuna” Müslüman gibi görünmek kötüdür, “Allah’ın rahmetini, rızasını kaybetmekten korkmak” ise iyidir. Biri insanı her türlü “Korku” sopası ile şirke dahi götürür diğeri ise insanı daha iyi olmaya yakınlaştırır. Korku, nefs’i terbiye edebilir, dengeli ve yerinde olursa kötülüklerden koruyabilir ve olgunlaştırabilir, sorumluluk bilincini artırabilir yani İnsan-ı Kamil olmaya yaklaştırabilir. Ancak korku ile hayatı yönlendirmek ve sırf Allah’tan korkusuna her türlü hurafeye eyvallah etmek de insanı insanlıktan çıkarır. Aslında “umut” demek olan Tanrı ile bağların kopması ve kişilerin aracı-madrabazlara teslim olması sonucu o kişiler şirke kadar götürür. Korku vesvese haline geldiğinde ya da getirildiğinde umutsuzluk yanında psikolojik yorgunluğa sebep olur ve insanın en önemli özelliği olan düşünmek, değerlendirmek, analiz etmek ve karar vermek yetileri zaafa uğrar, çöküntülere neden olur. Bunlar da kişilik zayıflığını, kararsızlığı ve edilgenliği beraberinde getirir. Biz insanları korkutmaya çalışanlar işte bu yolla bizim enerjimizi düşürürler, frekansımızı, titreşimimizi, rezonansımızı bozarlar ve istedikleri ölçüler arasında sıkıştırıp “kul”laştırırlar. O andan itibaren insan gider, korkularla sevk ve idare edilen sürüler ortaya çıkar. Bir ara seninle konuştuğumuz “Efsunlanma” ve “Tavistock” konuları da bununla ilintilidir. 

Gelelim İsrail’in korku tünelinin başına Yeremya 5, Yeruşalim’in günahı 15 / 19: Ey İsrail halkı,

Uzaktan gelecek bir ulusu

Üzerinize saldırtacağım” diyor RAB,

“Köklü, eski bir ulus;

Sen onların dilini bilmez,

Ne dediklerini anlamazsın.

16.Oklarının kılıfı açık bir mezar gibidir,

Hepsi birer yiğittir.

17.Ürününü, yiyeceklerini tüketecek,

Oğullarını, kızlarını öldürecekler;

Davarlarını, sığırlarını,

Asmalarının, incir ağaçlarının meyvesini yiyecek,

Güvendiğin surlu kentlerini

Kılıçla yerle bir edecekler.

18. Ama o günlerde bile sizi büsbütün yok etmeyeceğim” diyor RAB. 1

19. “ ‘Tanrımız RAB neden bize bütün bunları yaptı?’ diye sorduklarında, şöyle yanıtlayacaksın: ‘Beni nasıl bıraktınız, ülkenizde yabancı ilahlara nasıl kulluk ettinizse, siz de kendinize ait olmayan bir ülkede yabancılara öyle kulluk edeceksiniz.’

İslam dünyasında pek çok münafık Ye’cüc-Me’cüc Türklerdir derken Siyonistler Kuzey’den gelecek arslanın kim olduğunu bilmişler. Ve en azından 18-19ncu baplardaki hususları terse çevirmek için Türkleri uygun olmayan zamanda, uygun olmayan yerde ve uygun olmayan yönetimle savaşa zorlayacaklar. Ve Siyonistler hç bir zaman kadim -faşizanlaştırılmış-kaynaklarının buyruklarından hiç bir zaman çıkmayacaklar.” 

Vay dostum vay, bir gün Kuneytra’da sohbet esnasında Yeremya’dan bazı bölümleri okumuştuk ama ben kısmen unutmuşum, şimdi hatırladım. Haklısın. Diğer külliyattan da bahsedelim mi biraz...

 

Devam edecek.

 

Cem Asım Yaren

 

14 Kasım 2025 Cuma

                                                  KORKULARLA HÜKMETMEK VE

KORKULARI KÖRÜKLEMEK -III-

 

Marika Demir Notu: Bu yazının ikinci bölümünü yayınladıktan sonra beni ve Cem’i tanıyanlar soru yağmuruna tuttular. Cem ile tanışmamızı ve yaşantımızı yazmam için. İleride belki, çünkü bu yayınlarda dert ben ve Cem’in birlikteliği değil; Cem’in yazdıkları. Başlangıçta bir konuyu belirtmek isterim; bizim ilişkimiz iki farklı cinsin malum ilişkisi değil, biz Cem ile ahretliğiz. Yani kardeşten, karındaştan öte. Bu kararı biz vermedik, bu kararı veren Yaradan.

 

KORKARMIŞ GİBİ YAPIN AMA KORKMAYIN ! 

“Zafer bizim olacak, güzel günlere evrilecek her şey. Avrupa ülkelerinin 300-400 yılda yaşadığını biz 7 yılda yaşadık Merhum ÖZAL döneminde. Kim ne derse desin, Merhum ÖZAL bu ülkeye, bu millete kattıklarının bedelini ödedi, ödettiler. AKP iktidarı ise belki de Avrupa’nın 600-700 yılda yaşayacaklarını bize ne kadar sürede yaşatacak belli değil. Ancak bu süre 25 yılı geçmeyecek diye düşünüyorum. 

Dikkat edersek artık ülkede fişleme yapmaya gerek kalmıyor gün geçtikçe, kim ne mal olduğunu ortaya koyuyor. Belli statü ver rollere getirilecekler için dosya oluşturan 7 şirket işinden oldu. Şimdi bir statü ve role talip olanlar kendi pislik dosyalarını kendileri oluşturuyorlar ve ilgili makama sunuyorlar. Hatta diyorlar ki “Yetmezse kendimi/ailemi biraz daha pisliğe sokup kanıtlarını sunabilirim.” 

Daha öncelerde de söylediğim gibi Tanrı’nın kırbacı, Tanrı’nın kılıcı biziz, Türk Milleti. Bu güne kadar buna ihanet etmedik. Ancak şimdi bize bölgesel değil, küresel bir görev verilecek; bunun için ciddi bir sınavdan geçmemiz gerekiyor. Ve bu aşamada bize bizi sorgulatacak. Başımıza verdiği, daha doğrusu bu (M) illetin layık olduğu bu taşeronlara ne yapıp yapmayacağımızı görecek. - Bu ülkede Millet % 7, İllet ise % 93- Sonra da kendini de reddeden, sahiplerine sadık bu güruha gereğini yapacak. Bir kırılma yaşanacak bu ülkede çok ciddi bir kırılma. Türk Milleti’ni reddedecek kadar fütursuzlaşacak bu işbirlikçilere ibretlik darbeyi vuracak. Çünkü Tanrı bizimle, Kuzey’in Arslanı ile birlikte. Çok mu bekleriz bunun gerçekleşmesi için; ben bu konuda biraz daha sakin değerlendirmeler yapıyorum, çok ciddi bir heyecanla olacakları öne çekme cazibesine kapılmıyorum. 2025 sonu ile 2026 ortası arası büyük tokat gelecek diyorum. Çünkü 2028’de ciddi bir saldırı altına gireceğiz, karşımıza 7 değil 77 düvel geçecek; dizlerimizin üzerine çökebiliriz ama asla yere yapışmayız. Ve 2030’a ayağa kalkar, bize kefen biçenlere biz kefen biçeriz. Altıncı kuşaktan, beşinci kuşaktan kalanlar dahil yedinci kuşağa geçiş bu süreçten sonra yaşanacak. Bilirsin, Hitler İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’ye saldırılması için hazırlıkları başlatmak istiyor. En yakınındakiler onu uyarıyor, “Yapılacak plan yer yüzündeki son Türk’ü de yok etmeyi de sağlayacaksa tamam ama bir tanesi bile sağ kalırsa, gelir bir şekilde bizi yerle bir eder.” Ve Hitler, bu düşünceden vaz geçiyor. 

Bu gerçekle diyorum ki bizi de tüm insanlık gibi korkutarak sindirmek istiyorlar, KORKMAYALIM. Korku onların en büyük silahı, sakin kalalım, onlar korktuğumuzu sansınlar, en beklemedikleri anda  onlara gereğini yapalım. Hatırlarsın “Metal Fırtına” adlı bir kitap yayınlanmıştı, kitabın fikriyatının büyük bölümü Amerika Birleşik Devletleri Askeri Akademisi West Point’teki bir harp oyunu senaryosudur. Orada ana fikir çok önemlidir; “Türk Milleti içinde bize yakın hatta Türkler için hain olarak adlandırılabilecek kişiler de bir gün vitesten atar, aslına rücu eder ve başımıza bela olur, bütün planlamalarımız alt üst eder, unutmayın.” 

Merhum ÖZAL’ın son Rusya gezisinde birinden söz ediyordu. Çernomirdin ile yaptığı görüşme ile ilgili. “Potin midir, potun mudur nedir biri vardı. Kapıya en yakın oturan Rus ekibinden. Biz Ufuk Ötesi Projemizi paylaştık, Çernomirdin olumsuz tepki vermemişti. Bu sarı, çipil memur dedi ki “Bu proje sizlerin Kızılelmasıysa 2025 yılından sonra Rusya nüfusunun yüzde ellisinden fazlası zaten Türklerden oluşacak, mesele yok; ama bu proje başkasının Kızılelmasıysa o zaman sizi kızıl kanda boğarız.” Şoke oldum. Diplomatik terbiyesizliğin daniskası. O adamı takip edin, ona dikkat edin ve yanlış işler yapıp onu düşman etmeyin.” Ve o adamı artık herkes tanıyor, Rusya Devlet Başkanı hem de ikinci döneminde. Eminim ki o da gelenekçi Ruslardan, yani tarihi geçmiş onun için çok önemli. Çok akıllı, iyi yetiştirilmiş bir Rus Devlet Adamı. Biliyor ki Türk Dünyası çok önemli, Rusya Federasyonu’nun geleceği için vazgeçilmez bir güç. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yöneticilerini değişik zamanlarda sınayacak eğer istediği olumlu dönüşü almazsa had bildirecek, ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve Milleti’ne karşı bir eyleme girişmeyecektir. 

Bizim için en önemli mesele, bizi yönetenlerin Cüneyt Zapsu’nun çıkarları için bir avuç fındığa sattığı Türkistanlılara sahip çıkmaktır. Bu konuda Çin’i zorladığımızda yanımızda hiç ummadığımız destekler yer alacaktır. Onların Güneydoğu Asya’da patırtı çıkartacakları günler yakındır, işte o gün biz ayakta ve sağlam duruyor olmalıyız. Dolayısıyla şimdi başımızda olanlarla o günlerde bir şey yapmamız mümkün değil, Tanrı’nın yardımı ile bunlar o günlerde birbirlerine düşmüş, pek çoğu yurtdışına kaçmış, bir kısmı kodeste, bir kısmı da kendi iç çatışmaları ile mezarda olacaklardır.” 

Dostum, öyle şeyler aktarıyorsun ki  ne diyeceğimi şaşırıyorum. Kıdemli ve sırların bir kısmına vakıf bir bürokrat olarak seni nefesimi tutarak dinliyorum. Dahası, dostum sen Türk Silahlı Kuvvetleri’nde hangi toplantılara katıldın da tüm bunlara vakıf oldun, merak ediyorum. Akıllara ziyan şeylerden söz ediyorsun ama bakıyorum desteklerin de çok sağlam. 

“Cem, baştan hemen şunu söyleyeyim, ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kendi sorumluluk alanımda ve dönemimde hemen tüm plan tatbikatlarına katıldım ama sadece provalarına. Provalardan sonra bacaklarım çimdik yiye yiye renk değiştirirdi, çünkü üst kademenin duymak istemediği gerçekleri dile getirirdim. Gerçek plan tatbikatına katılmama izin verilmez, birliğime işimin başına dönerdim. Bu kadar veri ve analize gelince, çok okudum, çok yaman insanlarla tanıştım, çok farklı görevler yaptım, işten kaçmadım, millet gazinoda pişpirik oynarken ben oyulmayacak kabakları oydum. Bundan dolayı da bela paratoneri gibi oldum. Kafama düşen her yıldırımla başka boyutları görür oldum. Kısacası benim yaşam sürecim ve yaratılış amacım beni bu hale getirdi. Tabii ki ailem, sülalem ve öğretmenlerimin bana katkıları olmasaydı böyle olamazdım.”

 

Cem Asım Yaren

 

13 Kasım 2025 Perşembe

            KORKULARLA HÜKMETMEK VE KORKULARI KÖRÜKLEMEK -II- 

Marika Demir Notu: Bu konuyu her okudukça Cem’in beni ve ailemi korkusuzca kabullenmesi ve hatta bize ikinci bir ufuk açmasının ilk adımlarını hatırlıyorum. 12 Eylül sonrası rejim ve rejime uşaklık edenler nedeniyle gayrimenkullerimize, menkullerimize el konulmuştu. Ne de olsa Gayr-i Müslim’dik. Bir anda kendimizi -ben-annem-babam- sokakta bulmuştuk. Arnavutköy, sahilde bank üzerinde oturuyor ve etrafa korku dolu gözlerle bakıyorduk. Önümüzde valizlerimiz... Üzerimizdeki paralar ile en fazla bir kaç gün bir yere sığınabilirdik ama başka bir korkumuz daha vardı, acaba bizi oradan da attırırlar mı? Ve Cem geldi yanımıza... Zorlaya zorlaya ikna etti bizi ve evine götürdü. Evde bir Türk ablamız vardı. Cem’e de ablalık yapan bir abla... Ve işte, hiç bir şeyden korkmayan bir adamla bu günlere kadar geldik. Bir gün o günleri size ben yazarım. Belki Cem o günleri de bir yerlere yazmıştır....

 

“Cem, sırların başında korku var. Korku, bu pislik Küresel Çete’nin en büyük ve güçlü silahı. Korku iklimi yaratıp, medya ile bu iklimi körükleyip, ülkelerin iktidarından-muhalefetinden satın aldıkları ya da şantajla hükmettikleri vasıtasıyla sürdürerek, tırmandırarak insanları gönüllü olarak pis amaçlarına razı etmek üzerine kurulu bir sistem. 

Kuş gribini hatırlayalım, 2005 yılı, sonra hemen her yıl. Ancak 2005 çok ciddi. Kuş Gribi korkusu öylesine pompalandı ki Anadolu’ya özgü kanatlı neslini kendi ellerimizle kuruttuk. Ne de büyük iştahla itlaf etmişti bürokratlar ve emirlerindekiler o yavruları, değil mi? O kanatlıların sahipleri kendi elleri ile teslim etmedi mi onları... Ne de olsa “Devlet” öyle istemişti. Bilmiyorlardı ki o emri veren devlet değil, devlet yönetimindekileri yöneten Küresel Çeteydi... 

Sadece o mu, hemen her sene patlayan şap hastalıkları ile büyükbaş itlafları... Gidişat, Küresel Çete’nin tezgahında mal olmak...  Hormonlu kanatlılar, hormonlu ve çoğu hastalıklı ithal büyükbaşlar... Ardından, büyükbaş etinin neredeyse karaborsaya düşürülmesi... Hele bir de ülkenin başında bu işbirlikçi iktidarın hükmünde... 

Sen de hatırlarsın bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde kasaplarda ortada sığır, dana neredeyse hiç yoktu. Kasap çengellerinde koyun keçi asılır ve hoş görüntü yaratmak için bunların popo kısımlarına uçuk pembe, uçuk mavi pelur kağıt sokulur, ucu da dışarıda bırakılırdı. Sonra dana eti sağlıklı dendi, çünkü ABD FDA (Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi) böyle emretmişti çok bilmiş “bilim insanları”mıza... 

Korkuyu gün geçtikçe tırmandıracaklar, sonunda ailede bireyleri birbirlerine ihbar ettirecekler, hatta katlettirecekler. Sakın bana, olur mu öyle şey deme... Olacak. Olmaması için aslımıza dönmemiz ve başımızdaki bu işbirlikçileri alaşağı edip, yargılayıp ibretlik cezalar vermemiz gerekir. Bunu yapmazsak öylesine büyük bir menfaat gurubu oluşacak ki... Bir yerden sonra bizler onlara bir şey yapamayacak hale geleceğiz. Aynen Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde belirttiği gibi ülkenin tüm hayat damarlarını işgal edecekler, ettirecekler. Ne kuvvetler ayrılığı kalacak ne hukuk ne de laiklik... Malum, mallar derler ya Cumhuriyetin temeli-çimentosu laikliktir diye, değil ! Cumhuriyetin temeli, çimentosu hukuktur, hukuk... Hukuk varsa laiklik de olur. Bu nedenle önce hukuka saldıracaklar. Neden mi? Onların aklı buna yeter mi? Asla, onlar ellerine verilen “eseri” oynayacaklar. Sonra... Nihayetinde 15-20 yıl içinde birbirlerine girecekler, faili meçhullerle birbirlerini temizleyecekler... Çünkü öylesine kirlenecekler ki, pisliğe ortaklaşa girdikleri yancılarını ortadan kaldırmazlarsa kendilerinin de sonunu geleceğini çok iyi biliyorlar.” 

Dostum, ben sana kızmıştım kıdemli bir bürokrat olarak, menfaat çetelerinin yaşamlarını bana aktardığında. Hatta demiştin ki bugün badem bıyıklılar, yarın tepsi bıyıklı olurlar, öbür gün biş bırakırlar, yeter ki onların işleri yürüsün. Ve birinin adını vermiştin, kabul edememiştim. En azından onu ben Yavuz Selim bıyıklı, sıkı bir erkek olarak tanırdım ama sen öyle şeyler anlatmıştın ki, küçük dilimi yutacak hale gelmiş ve sana “günah alma” diye de çıkışmıştım.  Sonra öyle kanıtlar sundun ki... Şimdi yine diyorsun ki bunların sonu kısa sürede gelemez, sona doğru bunlar tabir-i caizse birbirlerini doğrayacaklar. 

“Başka yolu yok Cem, bu ekiplerin çoğunun hiç bir vasfı yok. Bunlar ilk yıllarında geçmiş yılların deneyimlilerini ve liyakatlilerini kullandılar. Dikkat edersen artık kendi badem bıyıklılarını yukarılara tırmandırmaya başladılar. Öyle işler yapıyorlar ki Türk Silahlı Kuvvetleri kadroları ile oynamaya başladılar. Bir yıldız daha hayali ile yaşayan ve gözleri kör olan çapraz kılıçlıları tehdit, şantaj pisliği;  statü ve rol havucunu da kullanarak terbiye etmeye başladılar. Bazılarını emekli ettiler ama onları da kapalı kapılar arkasına alıp içeride yapacakları operasyonlar için beslemeye başladılar. 

Öylesi şehir efsaneleri yaratmaya başladılar ki, arkadan hançerledikleri N.Erbakan’ın bile sanki bunların önünü açmak üzere geri plana çekildiğini hatta RTE’ye özel görev verdiğini iddia ettiler. “Derin Devlet”in RTE’ye özel görev verdiğini bile söyleyebilecek kadar sapıttılar. Tabii ki hangi “Derin Devlet”? Derin Devlet var mı? Yoksa Derin Devlet namıyla hareket eden bir mendeburlar çetesi mi var? Devlet Aklı var, Kadim Devletin danıştığı bilgeler de var ama 2004 yılında çok ciddi operasyonlar yapıldı. 2006 yılında da Derin Devlet içindeki ekiplerin çatışması Danıştay Baskının’da yaşandı. O olayda meşhur Çölajanı’nın eşinin saldırının hemen sonrası yaptıkları oldukça dikkat çekmiş olmalı. Statü ve rollerine bakmadan kişiler hangi pis görevleri yükleniyorlar değil mi? Daha da çarpıcı olan Danıştay Güvenlik Hizmetleri sorumlusu OYAK Güvenlik’in yaptıkları, yapmadıkları, yapamadıkları neredeyse hiç tartışılmadı bile... Aslında şu aşamada hala “Derin Devlet”ten medet umanların akıllarına şaşıyorum. Kendi içine, derinine hükmedemeyen, her açıdan iktidarsızlaştırılmış, iktidarsızlaşmış insanların kendilerine bir kurtarıcı aramalarına aslında şaşmamak gerek... Bir kleptomanın nerelere yükseldiğini görünce küçük dilimi yutacak hale geliyorum. Daha önce, albaylığında cephaneliği TİKKO tarafından soyulan biri ordu komutanlığına kadar yükselebilmişti, hatırlarsın Cem.” 

Haklısın dostum, senin hikayen ve şimdilerde yaşananlar. Sanırım sizler Türk Silahlı Kuvvetleri’nin serdengeçti son nesilleriydiniz. Sizler şu ya da bu şekilde tasfiye edildiniz ve sonuçta durum ortada... Peki, gelecekte, diyorsun ki zafer bizim olacak diye, nasıl olacak sence? 

Devam edecek.

 

Cem Asım Yaren

11 Kasım 2025 Salı

            KORKULARLA HÜKMETMEK VE KORKULARI KÖRÜKLEMEK -I- 

Marika Demir Notu: Cem bu yazısının altına şu notu düşmüş. “Nur Risaleleri”ni okumak ve anlamak istedim, anlayamadım. Okumakta dahi zorlandım. Sonra bana dediler ki "bizden biri anlatırsa anlarsın". İşte orada durdum ve Anayurt’taki dostuma bunu ilettiğim bir sohbetin sonunda, başka bir sohbet alanına geçtik.” Ancak ben bu yazıyı bu günlerde neden yayınlamak istedim: -ki Cem bu yazının altına yayınlatmayacağını yazmış olmasına rağmen- bana sanki günümüzde yaşanan 3I ATLAS gök cisminin ne olabileceğine ışık tutacağı düşüncesiyle konular arasına giriverdim. 3I ATLAS korkusu, tedirginliği, yalanları...

 

Konuşuyoruz Anayurt’taki dostum ile ciddi ve farklı yaklaşımları var. Ve her daim diyor ki;

“Altıncı kuşaktan, yedinci kuşağa geçişte “korkuya” hükmeden yani “korkmaktan-korkutulmaktan” korkmayan başarılı olacak. İnananlar için Tanrı, inanmayanlar için doğa; yani bu sistemi kuran irade ve güç yarattıklarının/yapılandırdıklarının içinden birileri elbette diğerlerinin ya da kendi gibi düşünmeyenlerin üzerinde tahakküm kurmaya kalkacak. Bu durumda, aynı cevherden yaratılanların/yapılandırılanların birbirlerinden korkmalarına, çekinmelerine ne gerek var? İlahi düzen ya da temel düzen bunu gerektiriyor. Ama bugün bakıyoruz ki kendimi Müslüman olarak nitelendirenler de etrafa korku saçıyorlar. Hem de “şirk”sayılacak bir korkuyu... Allah yakar, Allah’ın gazabına uğrarsın, Allah kızar. Bunun neresi şirk denirse, Allah’ı insani vasıflar ile tanımlamak ne kadar doğru? Allah yaratıldı mı ki insani vasıfları söz konusu olsun? Benim bildiğim ve inandığım doğru tek; ya Allah’tan korkan biri olursun ya da Allah’ın sevgisini yitirmekten korkan biri. Ben Yaradan’ın sevgisini kaybetmekten korkanlardanım. Diyeceksin ki “sevmek” “sevgi” de insani vasıflar, “muhabbet” de diyebiliriz ama o da “”insani bir nitelik. Kısaca işin içinden çıkılmıyor değil mi? Soruyorum, anne sevgisi, anne şefkatinin kaynağı Yaradan ise öyleyse “Allah yakar” ne demek? Annelerdeki şefkat, sevgi Yaradan’ın şefkat ya da sevgisinin kaçta kaçıdır? Daha doğrusu Yaradan’ın insanlara bahşettiği şefkat ve sevgi, tüm şefkatin, sevginin kaçta kaçıdır. Tasavvufa göre, Tanrı kendi güzelliklerini görmek için kainatı yarattıysa, şefkat de, sevgi de güzelliklerinden değil mi? Hangi anne hata yaptı diye evladını yakar ki şefkat ve sevginin asli kaynağı Yaradan yarattığını yaksın? 

Bu günlerin insanları Kur’an da yeri olmayan Deccal arıyorlarsa, “korku”yu yaymaya çalışanların arasına ya da tepelerine bakmaları gerekir. İnsanları Yaradan’dan daha fazla yönetmek isteyen dini aracılar, anlaşılmazlığı da korkuyu da sermaye olarak kullanmakta oldukça ustalar. 

İnsanlık yani altıncı Adem’in çocukları ve beşinci Adem döneminden altıncı Adem kuşağına kalanlar, yedinci Adem kuşağına geçmeden önce “Deccaliyet” insanlar üzerinde korkular yaratmak zorunda; travmalar yaratmak zorunda ki insanlar insanlıktan çıksınlar. Ekonomik korkular, can korkuları, sağlık korkuları, cin korkuları, zombi korkuları, uzaylı korkuları, susuzluk korkuları, gıda korkuları, kirli hava korkuları, iklim korkuları... Ki isanları birer köle haline getirebilsinler ve onları insani vasıflardan uzaklaştırsınlar. Korkuları yaratarak, insanları gönüllü olarak köleliğe razı etmek. Bu durumda rezilleşen insanlığın içinden sıyrılarak kendileri yedinci kuşağa geçebilsinler. Ya da -kendilerince- Tanrı’ya karşı üstünlük taslayabilsinler. Tabii ki onlar da bizdeki sahtekar dinciler gibi Tanrı’yı aldatabileceklerini düşünerek ya da sanarak yapıyorlar bunları. Evanjelik akımın temelinde bu vardır; Tanah’ın ilk bölümü Tora’ya -Torah- iman eden Musevilerle birlikte hareket ederek Tanrı’yı kıyamete zorlamak.” Bu nedenledir ki İslam Dünyası’nda İsrailliyat hep beslenir ve güçlendirilir ki İslam Alemi de sapkın Musevi ve Hıristiyanların hükmüne girsinler. Hoş, zaten İslam Dünya’sı kendi sehpasını çoktan kurmuş, İsrailliyat’tan daha güçlü bir akımla yaşıyor; Emevilik, Emevilik sapkınlığı.” 

Bu kadar basit ve kolay mı dost? Yani onların düşünceleri bu kadar sığ mı? Böyle bir yaklaşımın ne Musevilikte, ne Hıristiyanlıkta ne de İslam’da kabul görmesi mümkün değil ki? 

“Haklısın, ancak insan olduğunu iddia eden bu yaratıklar taifesi sınır tanımıyorlar ki... Mesela büyücüler vardır ya bizde, genelde çok dindar olduğunu iddia edenlerin oldukça ilgi gösterdikleri. Diyorlar ki, madem Kur’an bir bütün ve eşşiz bir manzume öyleyse onu tersten okuyalım ve Tanrı’yı bize hizmete zorlayalım. Hatta bazıları Kur’anı foseptiğe atarak onun üzerinden Tanrı’ya karşı üstünlük sağlamaya çalışıyorlar. Sakın garibine gitmesin, bunu yapanlara şahit olanlar var yakınlarımda. Ve bu kişilerin büyülerinin daha çok tuttuğunu iddia edenler. Ya da en basitinden sayılarla Tanrı’ya yaklaşma histerisi kaplamış durumda İslam Dünyası’nı, özellikle de Türkiye’yi; zikirmatik “Müslümanlığı”. 

Öylesine büyük bir sapkınlık içinde ki insan görünümlü yaratıklar; Tanrı’nın “Okuyup da anlayasınız diye gönderdik” dediği Kur’anı Türkçe’ye çevirmeye karşılar. Diyorlar ki “Olmazzzz, anlamı yok olur.” Halbuki Kur’an anlamdır; anlamı yok olur demek Kur’anı reddetmektir, onun Tanrı’nın kelamı olduğunu reddetmektir. Düşünsene, İslam’da ruhban sınıfı yok diyorlar ama bazı soruları sorduğunda “Sen anlayamazsın ya da yanlış anlarsın” diyerek insanlarla Tanrı arasına girmek... Ya da birileri anlatmadan ayetleri anlayamayacağın hale getirecek bir dil kullanmak. Mananın zamana göre anlaşılacağını reddeden de bunlar. Münkir ve Nekir, ne yapıyorlardı? Sevapları ve günahları yazmıyorlar mıydı? Bir zamanlar meleklerin bunları kalem kağıtla yazdıkları düşünülebiliyordu, gün geldi hard disklere kaydedildiği düşünülmeye başlandı, ama Tesla dedi ki frekans, titresim ve enerji. Yani “Kubbede kalan hoş sada” “Enerjinin sakınımı kanunu”... 

Daha önce de dile getirmiştim hatırlarsın, bizim ülkemizde “Mehdi” bekleyenler, “Derin Devlet”ten medet  umanlar, “Sarı saçlım, mavi gözlüm” çığıranlara bir başka beklentiyi de eklemek zorundayız; “UFO” tapıcıları ve “UFO”lardan kurtarıcı geleceğini umanlar. “UFO”ları “öcü” olarak görenleri de bu gurupta sayabiliriz. Elbette, Dünya dışı varlıkların içinde de hırlısı var, hırsızı var. Ancak, onlar bizi esir etmeyi, yok etmeyi düşünselerdi bu güne kadar çoktan yaparlardı; ya da bizim İLLET gibi yağmacı olsalardı... Biz DNA’ları ile oynanmış bir kuşağız, belki onlardan mükemmel yönlerimiz DNA örgülerimiz var ya da onlardan kötü DNA yapılarımız. Her ne olursa olsun, onlar Dünya’daki varlıklardan vaz geçemezler, yağmacı da değiller. Hatta özellikle yüksek ivme ile bir teknolojik gelişim oluşturabilmek amacıyla “duygusal”lığı bir kenara ittikleri, daha sonra da bundan pişman oldukları ama duygusallığa bir daha kavuşamadıkları, bu eksikliği giderebilmek amacıyla biz Dünyalılar’ın yaşamasına izin verdikleri, bizi yaşatmak için çaba gösterdikleri bile söz konusu olabilir. Çünkü kendi DNA’larını yeni baştan programlamaya çalışsalar da muhtemelen başaramıyorlar ve DNA’larındaki duygusallığı barındırdıklarının farkında bile olmayan biz Dünyalılar’ı belki de bu yüzden koruyor, kolluyor, toptan yok etmiyorlar. 

Tabii ki “korku” ile biz Dünyalıları dizginlemek, hizaya sokmak  isteyen içimizdeki “seçilmiş” yaratıkların vicdanları, vefaları, yürekleri olmadığından “korku”yu tırmandırmak için sahte fotoğraflar, görüntüler, “bulgular” üretebilirler. İçimizdekilerin bu yaptıklarını izleyen Dünya dışı varlıklar da bizi daha iyi analiz edebilmek adına içimizde, dışımızda, çevremizde her yerde “sonda”lar kullanabilirler. 

Yine daha önce de dile getirdiğim gibi Dünya Dışı varlıklarla ilk anlaşmayı yapan Türkler, bu anlaşmaya sürekli sadık kalmış ve bunun sonucunda da hükmettikleri hemen her yerde kimseye zulmetmemiş, köle olarak kullanmamışlar; Eisenhower ile yapıldığı iddia edilen son anlaşmanın tarihi 1953 yılı olarak zikredilir ama ABD o tarihlerde sürekli nükleer güç denemeleri yapmış ve hasımlarını yada yandaşlarını azdırmak suretiyle onları da bu yola sürüklemiştir. Nükleer güç konusu sadece Dünya dışı varlıklar için değil, “İç Dünya”da yer aldığı iddia edilen varlıklar için de büyük bir tehdittir. Tabii ki yapıldığı iddia edilen anlaşma sadece nükleer gücün sınırlandırılması mümkünse yok edilmesi olmasa gerekir. Biyolojik, kimyasal silahların varlığı da büyük bir tehdittir.” 

Ya dostum bu sohbeti yazıya döktüğümde bize yine “uçmuşsunuz” ya da “kompleci”ler diyecekler; “komple” ne demekse... Anladığım kadarıyla Dünya’yı yönetecek maddi güçleri ellerinde bulunduran güçlerin aslında insanlık üzerinde ciddi rezil oyunlarından vaz geçmeyeceklerini, geri adım atmayacaklarını söylemeye gayret ediyorsun. Bu nedenle de her türlü tezgahı kuracaklarını hatta gerekirse sahte “Uzaylı istilası” tezgahı kıracaklarını iddia ediyor gibisin.

Devam edecek.  

 

Cem Asım Yaren

 

7 Kasım 2025 Cuma

 Marika Demir Notu: Cem bana bu olaydan söz etmemişti. Okuduğumda kısmen hayret ettim, kısmen de sanki beklenen bir şeymiş gibi geldi bana. Bu olayın da kamuoyunun hassas insanlarına aktarılması gerektiğine inandım. 

MERVE KAVAKÇI OLAYI 

Anayurt’taki dostum müktesebatı gereği bir ara görev yaptığı kurumdayken çok çarpıcı bir olay yaşamış. Ben duyduğumda inanamadım, daha sonra olaydan bazı farklı statülerdeki yerlerde söz edince dostumun anlattıkları doğrulandı. Bu doğrulanma olayını dostum ile de paylaştım, amacımın doğrulatmak olmadığını özellikle belirttim. Zaten o da üzerinde durmadı. Şimdi size dostumun benimle paylaştığı Merve Kavakçı olayını aktarmak istiyorum. Bu yazıyı muhtemelen gazetede yayınlattırmayacağım ancak geride kalması gereken, bir döneme ait çarpıcı bir olay. 

Dostumun samimi olduğu, Milli Görüş’ün ilk ve halen gönül neferlerinden birinden bir telefon gelir. O kişi dostuma “Mümkünse hemen görüşebilir miyiz? Eğer herhangi bir programın yoksa seni bir dostla tanıştıracağım. Çok önemli bir konu var.” Dostum da telefon eden arkadaşının hatırına “O kim?, Konu nedir?” diye sormamış. O gün akşam üzeri saat 19.00 için randevuşalmışlar. Yıl 1999, aylardan Şubat. 

Dostum randevuya gittiğinde, arkadaşının çok önemli konuyu görüşeceği kişinin Şaban Karataş olduğunu anlar. Hayret eder, TRT (E) Genel Müdürü Şaban Karataş ile ne konuşacaklarını düşünür bir anda, ancak içsel değerlendirmede bir cevap bulamaz. 

Konuya girilir. Şaban Karataş dostuma. “Hocamız (Necmettin Erbakan) bu seçimlerde başı örtülü bir hanım kardeşimizi milletvekili yapmak istiyor. Ancak tepkilerden çekiniyor. Akılcı bir çözüm bulmamız için konuyu bana havale etti. Bu konudaki düşüncenizi almak isterim, mümkünse de uygun aday teklifiniz olabilir mi?” der. Konu oldukça hassastır. Dostum bir hafta süre ister, haftaya aynı gün aynı yerde ve saatte buluşmak üzere sözleşirler. Dostum, bir çalışma yapar ve eşi PKK ile mücadelede şehit olmuş, oğlu ve erkek kardeşi olmayan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin madalyasını başörtülü olmasına rağmen kendisine tevdi ettikleri, en az lise mezunu ve mümkünse yabancı dil bilen şehit eşlerini belirler. İki subay, iki astsubay eşi vardır listede. Dört aday için gerekli tüm bilgiler de mevcuttur. Aday olarak belirlediği şehit eşleri ile kendisi görüşmez, yakınları ile nabızlarını yoklattırır. Her şey uygundur.   

İkinci görüşme gününde Şaban Karataş’a dört adayın ayrıntılı dosyalarını verir ve seçiminde rol oynayan unsurları sıralar. Şaban Karataş oldukça mutlu olmuştur. Çünkü dostum bu adaylar seçildiklerinde yemin etmek için TBMM’ye giderken eşleri adına kendisine tevdi edilen madalyaları boyunlarına takalarını ve yemin için kürsüye öylece çıkmalarını özellikle belirtir. Şaban Karataş, çok memnun olmuştur ve hemen yanlarından Necmettin Erbakan’dan telefonla randevu alır ve saat 21.00 gibi ayrılır. Dostum, kendisini Şaban Karataş ile görüştüren arkadaşına bu şehit eşlerinin milletvekili seçilmeleri halinde kimleri danışman olarak yanlarına almaları gerektiğini özetleyen bir de yazı verir. Her şey mükemmeldir. 

Aradan bir hafta geçer ve Şaban Karataş  dostumun arkadaşı vasıtası ile aynı yerde buluşmak üzere randevu alır. Dostum görüşmeye gittiğinde Şaban Karataş’ın yüz ifadesinden bazı şeylerin ters gittiğini anlar. Ve Şaban Karataş dostuma: “Necmettin Hocamın size selamı var, teşekkürlerini iletmemi istedi. Seçimleriniz ve teklifleriniz mükemmel. Hocam da çok beğendi. Ancak, bu adaylara içeriden itirazlar oldu. Daha uygun olduğunu düşündükleri üç hanımefendiyi teklif ettiler. Hocam bu konuyu çözer, sizin adaylarınıza öncelik verir diye düşünürken Hocamı bu aralar siyasi açıdan zorlayan ve hatta partiden ayrılmayı bile el altından gündeme getiren gurubun tavrı ağırlık kazandı. Kusura bakmayın, size de zahmetler verdik.” demiş. 

Dostum bana, bu konu ile ilgili olarak iki hususu özellikle belirtti. Dedi ki “Aradan bir hafta geçmedi ki “Merve Kavakçı”nın seçilebilir bir yerden milletvekili adayı, ardından da Mart 1999 başında ABD Vatandaşı olduğunu öğrendim. Merve Kavakçı’yı destekleyip, benim verdiğim listeyi reddettirenlerin kimler olduğu da ortaya çıkmıştı. Bu seçimin arkasında hangi gücün olduğu da.  Dahası bu olayla anladım ki Necmettin Erbakan parti içi kamplaşmaya engel olamıyor, partinin bölünmemesi için de onlara taviz veriyordu.” 

Şaban Karataş o gün yanlarından ayrıldıktan sonra dostum ile arkadaşı baş başa kalmışlar ve arkadaşı dostuma bu gurubun parti içinde gün geçtikçe ağırlık kazanan, kendilerine “Yenilikçiler” diyenler olduğunu belirtmiş. 

Bu anı tarihe emanet. 23 Nisan 2009

 

 

 

    

 

 

4 Kasım 2025 Salı

                                                  UÇUK DENİLEN SOHBETLER -I- 

Marika Demir Notu: Bu seri de yayınlanmamış, muhtemelen de yayınlanmayacak metinlerden biri. Ancak, bilinenden farklı bakış açısı var. Okudukça Cem’e ve Anayurt’taki dostuna “dinsiz” denilebileceğini de düşünmeden edemedim. 

Anayurt’taki dostum ile yapmış olduğumuz başı ve sonu sınırsız sohbetler oldukça zevkli geçer. Doyumsuz sohbetler, derinlere dalan anlatılar ve “kalıpçı anlatılar”a karşı yorumlarımız... Bu konuşmalarımızı dostlarımızla paylaştığımızda en hafif tepki “sizi gidi komplocular”; ortalama tepki ise “Uçuk takılıyorsunuz” şeklinde olur. 

DECCAL-MEHDİ KONUSU 

Anayurt’taki dostum: 

“Şu DECCAL ile MEHDİ konusu var ya, çok ciddiye alıyorum ve diyorum ki özellikle bu konu yoğun israilliyat baskısı/örtüsü altında. Kur’an da her ikisinden de direkt olarak bahsedilmez ama olayları kişiselleştirmek istersek aynı kavramları kullanabiliriz. (Hıristiyanlık ve Musevilik etkilerinin bileşimi) Tabii ki Deccal ve Mehdi kavramları aklıma gelir gelmez aklıma ilk gelen sure KEHF. 

Ben, kendini “İslam Alimi”-”Ulema ilan edenlere “Kehf” Suresi’ni bana anlatmalarını söylerim. Yüz kişiden ya bir ya da iki kişi aklı başında şeyler söylerler. Geri kalan soytarı, sahtekar... Onlara soruyorum, Arapça bilir misin? Çoğu bilmiyor. Arapça bilenlere de diyorum ki Kur’an Meali ya da Tefsiri için, Aramice’yi de bilmen gerektiğini biliyor musun? El cevap; çoğundan “O da neden ki”. Bilmiyorlar ki Peygamber dönemi ve sonrasında Kur’an’ın yazılı metne aktarılması döneminde Arapça’ya Aramice’nin hakim olduğunu ve Aramice’nin çok zengin bir dil olduğunu, bir kelimenin zaman zaman yüzlerce anlamı olabileceğini -cümlede kullanıldığı yere, hangi kelimeden önce ya da sonra geldiğine, bir önceki cümleye göre anlam aldığı- bilmiyorlar. Bildikleri “Allah adına, Kur’an adına” sahtekarlık yapmak...” 

Gerçekler çok acımasız dost, şu söylediklerinden bazıları bana bile yabancı geliyor. Peki “Kehf” Suresi ile Deccal-Mehdi ilişkisine dönersek... Şimdi ben bu konuştuklarımızı bir başka yerde aktarsam bize yine “yaratık” gözü ile bakacaklar... 

“Kim neye nasıl bakarsa baksın, biz gerçeğin peşindeyiz, biz sorguluyoruz ve biz bundan sorguya çekileceğiz. Hatta çekiliyoruz da. Hemen herkes bir “Kurtarıcı” peşinde, bir şey yapmadan-yapamadan kurtarıcı beklemek... Kimi Mehdi’yi, kimi “Derin Devlet”i, kimi de “Sarı saçlı, mavi gözlü”nün geri gelmesini... Hiç biri düşünmüyor ki kendini kurtarmaya azmin ve kararın yoksa sana kim ne yapsın? Sen insansın, hayvanların bile kendi şartlarında kendini kurtarma azim ve gayreti varken, sen...  Tüm bunlar israilliyatın bu insanların iliklerine kadar işlemiş olması nedeniyle yaşanıyor, bu gidişle yaşanacak da. 

Ne idüğü belirsiz “dindar” taife hala “Deccal”i bekliyor, o gelsin ki sonra da Mehdi zuhur etsin. Ey zavallılar Deccal çokta geldi, insanlığın başına çöreklendi. Deccal ve Deccalizm öylesine çalışıyor ki, karşıt yapı 2000 yılında Dünya nüfusunda sıçrama yapacak kadar, güç oluşturmak için çok özel yaratıkları Dünya’ya getirdi. Biz altıncı kuşağız, bunun bile farkında değiller ve altıncı kuşak gereğini yapmazsa haşrolamadan yok olacak. Peki Kur’an’da “Mehdi” var mı? Özellikle İslam Alemi’ni dirençsizliğe ve kaderciliğe mahkum etmek isteyenler var diyor, olmadık ayetlere olmadık yüklemeler yapıyorlar. Bunu yaparken de şirke girdiklerinin farkında bile değiller.   

Kehf Suresi’nde aslında bunlar anlatılıyor, Güneşin doğduğu ve oradaki kitlenin Güneş’in ışınlarından korumasız olduğu yer acaba altıncı kuşağın başlangıcı mı? Güneş’in battığı balçık acaba altıncı kuşağın sonu mu? Oradan Zülkarneyn vasıtası ile kurtarılacak olanlar acaba helak olacaklar arasından yedinci kuşağa geçecek olanlar mı? Yani, Cennet’e yükseltilecek olanlar mı? 

“Kehf” kelimesinin anlamı konusunda bile aklı başında açıklama yapanlar neredeyse yok gibi. “Kehf” mağara da olabilir, ama daha çok insan eliyle yapılmış bir odadan-kabinden-kapsülden bahsetmek daha doğru olmaz mı? Uyurlardan bahseder ve der ki gözleri de açık olmasına rağmen... Kapsülün içinde bir koruyucu teçhizatla bir kuşaktan bir başka kuşağa geçiş anlatılıyor olabilir mi? Köpekten söz ediyor, ama köpeğin ayaklarını çok farklı tanımlıyor. “Öne uzanmış biçimde” derken sanki gözümüzün önündeki bir tarihi eserden bahsediyor olabilir mi? Yani çevresindeki sırları ve değerleri koruyan bir yerden, bir eserden... Neden uyutuldular, uyutuldular mı yoksa başka bir kuşağa mı geçirildiler. Uyurlar iki guruptan oluşuyor, bir gurup bilim elemanları muhtemelen matematikçi, diğer gurup ise saf temiz gençler. 

“Mehdi”” deyince aklıma; A’raf Suresi 155İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helâk eder misin, Allah’ım?” Ayetine Mehmet Akif ERSOY

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!

Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
'Yandık! 'diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!...

İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!

mısralarının sanki boşuna yazmış gibi...”

Şimdi bir bakıma bu büyük bir iddia değil mi? Deccal’in çoktan geldiği ve yaşıyor olduğu? Tamam, Dünya ya da Dünya’da yaşayanlar bir kuşaktan başka bir kuşağa geçiyor olabilirler. Yaşadığımız kuşak da altıncı kuşak olabilir. Peki nereye gidiyoruz? Bu kuşağın sonu mu geldi?

Melhame-i Kübra’da başat mel’un güç İsrail. İsrail, tüm saldırılarını sapkın ve “kutsal”lık izafe ettiği metinlere uygun olarak planlamıyor mu, icra etmiyor mu? Onlar, bir zamanı bekliyor olamazlar mı?  Deccal adı verilen güç acaba İsrail’i Deccalizm’in silahı olarak kullanıyor olamaz mı? Her ne olursa olsun, İsrail seksen yıllık zulm sürecini 2028 yılında tamamlayacak. Dört yıl öncesinden dört yıl sonrasına kadar zulmü zirve yapacak olmalı. Yani 2024-2032 arası. Kuvvetle muhtemeldir ki insanlık, doğa ve hatta Tanrı düşmanı Siyonizm’in sonu 2030-2032 yılları arasında gelecektir. 2024’ten itibaren Siyonizm’in maşası İsrail Ön Asya’yı kana, baruta, ölüme bulayacaktır.  

Hatırlarsın elbet, “Marduk’tan söz edildi, Nibiru gezegeninden ve Dünya’nın yakınından geçince her şeyin biteceğinden. 2007-2008 gibi. Sonra da bir başka söylem dolaşmaya başladı Maya Takvimi 2012’de bitiyor, Dünya’nın sonu geldi diye...  

Soruyorum Melhame-i Kübra-Armageddon yaşandı mı? Görüntüde ve bilinen, izafe edilen anlamı ile hayır. Ancak, savaş sadece askeri araç ve güçle mi yapılır? San’at, edebiyat, ekonomi, sosyal, psikolojik, sosyolojik, bilim, tarım-hayvancılık, tıp alanları da savaşa dahil olamaz mı? Peki, bu yapıların uçkuru kimin, kimlerin hangi gücün elinde? Siyonizmin değil mi? Peki İslam Dünyası bu gücün karşısında halihazırda önde ya da galip mi? Buna “Evet” diyebilecek birileri çıkar mı ortaya? Çıksa çıksa, Birleşik Krallığın gözde ajanı “Şerif Hüseyin” gibi biri çıkar, inanmadığı ama kendine öğretileni söylemekle memur zavallı biri.

Armageddon’u ise altıncı kuşağın bitişi, yedinci kuşağın başlangıcı olacak diye düşünüyorum. Armageddon’dan sonra kalacakların içindeki insan gibi insanlar eminim Zülkarneyn tarafından yedinci kuşağa taşınacaktır.”

Ne desem bilemiyorum, aklım biraz karıştı biraz da duruldu. Kutsal metinler, kadim tarihi belgeler dikkate alınmadan süreci izah etmek mümkün olmuyor. Biraz daha derine dalmamız gerek dost. Olabildiğince derine...

Asım Cem YAREN  

                                                  KORKULARLA HÜKMETMEK VE KORKULARI KÖRÜKLEMEK -V-   Marika Demir Notu: Cem , her demde ve d...