30 Ekim 2025 Perşembe

                              DÜNYA DIŞI MEDENİYETLERLE İLK ANLAŞMAYI

BİZ TÜRKLER YAPMIŞ OLABİLİR MİYİZ? -2- 

Cumhuriyetin kuruluşunda ortada donanımlı Türk evladı bulmak mümkün müydü? Neredeyse mümkün değildi. Çok önemli bir hesaplama yöntemi vardır.

1. Askerlik çağı gelip askerden kaçanlar vardı, çık onları,

2. Askere gitmeye mecbur olup gidip, firar edenler vardı, onları da çık,

3. Askere gidip, askerden kaçamasa da cepheye gitmeden kaçanlar vardı, onları da çık,

4. Cepheye gidip, savaşa girmeden kaçanlar vardı, onları da çık,

5. Savaş başlayıp cepheden sıvışanlar vardı, onları da düş,

6. Savaşta şehit olanlar vardı, onları da düş,

7. Savaş bittikten sonra üreme kabiliyetini kaybedenler, onları da düş, 

Geriye kalanlar, yani ailesinde atasında bu ülke için kan vermiş, can vermiş olanların 1927 sayımlarına göre genel nüfusa oranı yüzde 9’du. 2000 yılı nüfus sayımlarında bu oran yüzde 13’e kadar doğum ve büyüme ile çıktıysa da Seferberlik Tetkik Kurulu’ndaki kayıtlara göre yüzde 6 lık bölümü kırmızı yemiş ve sadece yüzde 7 sağlam kalmıştır. 

Bu şartları düşünelim ve elde kalan bu ülkenin has evlatlarının okumuş olanlarının ciddi bir bölümü Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kaldığını da kabullenelim. Türk Silahlı Kuvvetleri gibi yaygın ağı olan Posta-Telefon-Telgraf işletmelerine de bu milli bakiyenin önemli bir bölümü yerleştirilmiş, geri kalan en düşük yüzdeler ise diğer alanlara yönlendirilmiştir. Tabii ki Türk Silahlı Kuvvetleri başat ve donanımlı güç olarak ülkedeki tüm bilimsel ve teknik gelişmelerle yeni ve temiz nesiller yetişmesi için gayret sarf etmiş, edebiyatçı, sanatçı, öğretim görevlisi, hakim-savcı, sporcu... yetiştirmek için didinmiştir. 

Bu gayretler hasım ülkelerin istihbari faaliyetleri ile gözlemlenip belirlenince bu damarı, milli ve dirençli kitleleri kurutmak adına Ordu /(Türk Silahlı Kuvvetleri) düşmanlığı körüklenmeye başlamıştır. Geniş kitleleri bu necaset çukuruna çekebilmek için kullanılacak en önemli unsur dindir. Hemen Ordu “Din Düşmanı” ilan edilmiştir. Bu koroya pek çoğunun uçkuru da yuları da İngiltere’nin elinde olan tarikatler ve cemaatler  hemen dahil edilmiş, bu konuda motive edilmiş ve cephe büyütülmüştür. Tabii ki aynı süreçte milli olamayan enternasyonelci komünistler ve benliğinden bi haber liboş solcular da koronun en önünde “aydınlar” olarak yer almışlardır.  

Büyük Britanya adı verilen şer imparatorluğu için Türkiye dışındaki İslami hareketler hiç de önemli değildir. Özellikle Araplardaki İslami hareketlerin neredeyse tamamı zaten onların sevk ve idaresindedir. Diğer Müslüman ülkelerdeki İslami hareketler ise Türk’ün sağlam mayası ve hamuru ile donatılı olmadığından kısır ya da güdüktür. Dolayısıyla Büyük Britanya’nın en büyük hedefi din eksenli alanda da Türklerdir. Özellikle Anadolu İslamı’na ruh veren bir şekilde Anadolu’ya gelen İran, Irak, Özbekistan, Türkistan gibi ülkelerdeki “Gönül erleri”nin öğreti ve uygulamaları ile şekillenen Anadolu Müslümanlığı ikincil hedef olmuştur. Anadolu Müslümanlığı önce İsrailiyata ardından da Emevi kültürü ile şekillenen “Müslümanlığa” boğularak  Arap Hayranı ve hatta köpeği durumunda bir “İslam” anlayışı yaygınlaştırılmıştır. Ve bütün bu kitlelerin ilk hedefi de Cumhuriyetin Kurucu Felsefesi, Kurucu İradesi, Kurucu Güçleri olmuştur. 

Büyük Britanya’nın hiç affetmediği ve asla affedemeyeceği Kurucu İrade, Kurucu Felsefe ve Kurucu Güçlerin merkezine Mustafa Kemal Atatürk oturtulmuş ve O’na da “Selanikli” yaftası yapıştırılmıştır. 

Bugün İsrail Devleti’nin yerleştiği Filistin’in kapılarını açan Balfour Deklerasyonu’nun müellifi Büyük Britanya değil midir? Siyonizm, Büyük Britanya’nın besleyip büyüttüğü veled-i zinası değil midir? İsrail’in Filistin’e yerleştirilmesi ve muhtemelen 2000’li yılların ilk çeyreğinde çevresine hatta Dünya’ya kan kusturacak ama nihayetinde 2030’lu yılların başında yok edilecek o pislik yapı Türkiye’nin önünü kesmek için değil midir? 

Evanjelikler’in dayandığı ilkelerin temelini Eski Ahid olarak da söylenegelen Tanah, Tanah’ın içindeki Tesniye, açan sözde kutsal metin değil mi? Siyonistler ve Evanjelikler “Tanrıyı son savaşa zorlamak” konusunda ortak çalışmıyorlar mı? Peki böyle bir savaşın kazanılması için Türk Milleti’nin moral değerlerine saldırmak için hangi hedeflere öncelik verilmeli ve hangi kesimler kullanılmalıdır? 

Açıkça ifade etmek gerekirse Türk Silahlı Kuvvetleri artık eski Türk Silahlı Kuvvetleri değildir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta ve işletme gücünü sağlayan subay ve astsubay sınıflarının soy araştırması artık eskisi gibi yapılamamaktadır. Bu sorun aslında İsmet İnönü’nün 150likleri affı ile başlayan sürecin bir sonucudur. "Karşı Devrim"'in kapıları İnönü tarafından açılmıştır. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki bozulma sürecinin günahı sadece Demokrat Parti dönemine yıkılamaz. Atatürk’ün altı ilkesini çıkarıp bir kenara atan CHP de gırtlağa kadar bu sürecin içindedir. Bozulmaların ve kopmaların sonucu oluşan yeni nesil ordu mensupları 1960’lı yılların ilk yıllarından itibaren Ordu’nun tepelerine hakim olmaya başlamışlardır. Bu konularda daha çok şeyler söylenebilir ama sanırım önemli bazı noktaları belirtmek yeterli olacaktır.”  

Nereden başladık, nerelere geldik dostum. Aslında sürekli gözümüzün önünde olmasına rağmen bir araya getiremediğimiz pek çok hususu toparlamış oldun. Görüntü çok netleşti. İhanetler ve hainler sürecine biraz daha ayrıntılı girersek nelerle karşılaşırız? Bir de 2000’li yılların ilk çeyreği ve 2030lu yılların başı derken nasıl bir öngörün var, o konularda ne dersin? 15 Nisan 2009

28 Ekim 2025 Salı

                            DÜNYA DIŞI MEDENİYETLERLE İLK ANLAŞMAYI

BİZ TÜRKLER YAPMIŞ OLABİLİR MİYİZ? -1- 

Marika Demir Notu: Bu kayıtlar aslında dost, yarenlik sohbetleri kapsamında ayrı yerlere konulmuş. Yani aslında bunlar gazetede yayınlanmak için değil, tarihe not düşmek için yazılıp bir kenara konulmuş kayıtlar gibi. 

Anayurt Gazetesi’ndeki dostum ile yapmış olduğumuz sohbetler bence çok renkli geçiyor. Birileri bu sohbetlere ve içeriklerine değer vermeyebilir ama ben veriyorum ve sizinle de paylaşıyorum. Dostum diyor ki: 

“Bizlerin Ergenekon’dan çıkışımıza dair tarihi kesin kayıtlar olmamasına rağmen o konudaki anlatılara ben inanıyorum. İnanırken de Kur’anı Kerim’de yer alan KEHF Suresindeki ayetlerden de ilham alıyorum. Nasıl ki orada ZülkarneynYe-cüc; Me-cüc” adlı kavimden insanları korumak için iki dağ arasına demirden bir set ördüyse, biz Ergenekon’dan çıkarken de demir dağları eritmiş olmamız konusunu yabana atmıyorum ki Türkler “demir işleme ustasıdırlar” ve aynı zamanda demir bu Dünya’nın bir elementi de değildir. Ergenekon’dan çıkışa baktığımızda ise farklı unsurların devreye girdiğini düşünmekteyim. Ergenekon’a büyük bir yenilgi sonrası sığınan Türkler’in bir kısmının Şaman inancına sahip olmaları son derece doğal. Çünkü doğa Türklerin mekanıdır ve doğaya saygı göstermeyenin Türklükle alakası yoktur. 

Öyle sanıyorum ki Ergenekon çıkışında üç gurup oluşmuş, birinci gurup Ergenekon’daki fikirsel ayrışmalara meydan okuyarak Ergenekon’dan ayrılan ve Bering Boğazı’ndan Amerika Kıt’asına kadar geçenlerden; ikinci gurup, Güney’e ve Batı’ya doğru hareketlenenlerden; üçüncü gurup ise Ergenekon ve çevresinde kalarak orada yaşamı sürdürmeye çalışanlardan oluşuyor.” 

Olabilir de dostum, Dünya Dışı varlıklar konusu? 

“Silahı olmayanın silahı sabırdır derler” büyükler, az sabır... Biz Türkler ne olarak biliniriz? Adaletin kılıcı, Tanrı’nın kırbacı değil mi? Peki, Ergenekon’dan çıkış için bize güç veren ve destek olanlar kimler, bilen var mı? Dünya’da olmayan demir elementinden bir dağ Ergenekon’da nasıl oluştu? Ki Arap, Çin çok bilmişleri Ye-cüc Me-cüc dendiğinde onlar Türklerdir demezler mi? 

Eisenhower’in Dünya Dışı Medeniyetler ile bir takım anlaşmaları Dünya adına yaptığı söylenir. Ancak Dünya dışı varlıklarla yapılan bu anlaşmaya da uymadıklarını biz görüyoruz, izliyoruz, biliyoruz. Çünkü Dünya Dışı varlıkların istediği doğaya zarar verecek şeyler yapmayın, özellikle de nükleer güç başta olmak üzere yıkıcı silahlara meyletmeyin diye bir anlaşma yaptıkları söylenmez mi? Peki, acaba Dünya Dışı varlıklar Ergenekon’da sıkışıp kalmış ve varlığını sürdürmek isteyen Türkler’e yardım etmiş ve onlara Dünya’ya yayılın, doğaya saygıyı öğretin, zalimleri bizim adımıza siz cezalandırın, bize bu sözleri verin biz de sizin önünüzdeki bu demir dağları eritelim demiş olamazlar mı? Biz birlikte oldukça güçlüyüz ama, biz teker teker de güçlüyüz. Yani iki kişi bir araya gelmeden tuvalete dahi gidemeyen halklar, milletler yok mu? Ve biz adalete sarıldıkça abad olup, adaletten uzaklaştıkça neden hep rezil oluruz? 

Ve sonra yazmaz mı Orhun Yazıtları’nda Türk Beyleri “Çinli kadının teninin sıcaklığına, Çin İpeği’nin yumuşaklığına kandın da böyle oldun”? O zamanlarda da biz sözümüzden ve aslımızdan uçkur davası ve akçeli işlerle uzaklaşmamış mıyız? 

Dünya’da pek çok kılıç, demir ustasının köklerine baktığımızda o günlerin en büyük silahında kullanılan çeliğin hükümdarı hep Türkler değil mi. 

Çok sıra dışı bir olay Ergenekon, ve bu günlere kadar intikal etmiş bir anlatısı var. Kadim kayıtlarda ne kadar yer almıştır bilemiyorum, bilmemiz de pek mümkün değil çünkü bu ülkede Türk Mitolojisi ile uğraşmak istenmez, öğrencilere verilen tez çalışmalarında tez danışmanları nedense hep Türk Mitolojisi’nden kaçarlar. Atatürk’ün Türk tarihi ve Türk geçmişi konusundaki çalışmalarını küçümserler. Ve bunu özellikle liberal solcular yani pembe popolu artiz solcular yapar. Diğer yobaz dediğimiz, Atatürk Düşmanları ise nesepleri ve menşeileri pis, şaibeli olduğundan onlar Atatürk’ün ilke ve icraatlerini hep küçümser, kötüler, karalarlar. Bizim dışımızdakiler ise bizim tarihimizi ve bizi kendi tarihlerinden ve kendilerinden daha çok araştırırlar.” 

Bazı konuları hiç öyle ele almadım ama düşünmeye ve araştırmaya değer. Peki “Devleti Yönetenler”in ne kadarı bunlara inanıyor? 

“Sen de bürokrasiyi biliyorsun, hem de benden çok daha iyi. Birincisi ülkeyi yönetenlerin genelinin köklerinde bu memleket için verilen kandan yok. Bu millet adına yapılan ahitleşmelerden ariler. Çünkü ülkeyi yönetenlerin içindeki Türk Evlatları Türk Silahlı Kuvvetleri’nde ve PostaTelgraf Telefon İaresi’nde toparlanabilmişler. Bu nedenle de MİT’in temel unsurları, ülkenin en ücra köşelerinde görev yapan PTT mensupları ile TSK üyelerinden oluşturulmuş. Özellikle pembe popolu solcuların ve nesebi belirsizlerin pompaladığı ya da yardakçılık yaptığı TSK düşmanlığının temeli de bu. Mülkiye, Tıbbiye, Adliye bizim evlatlarımızdan çok az nasiplerini almıştır. Bu nedenle de TSK, bünyesinde mülkiyeli, tıbbiyeli, adliyeli unsurlar yetiştirmeye ve emekliliklerinden sonra onları sivil idareye taşımaya gayret etmiştir. Edebiyatçı, sanatçı, sporcuların köklerine ve yetiştikleri yere baktığında her şey gün gibi ortada değil mi? Kurtuluş Savaşı’na, Çanakkale’ye ülkemizdeki ekalliyetlerden yüzde kaçı katılmıştır? Yüzde üç ya da dört. Peki tekkelerde semiren güya dindarlardan? Yüzde bir bile değil. Peki tekkede kurtuluşa yardım amaçlı bir şey üretilmiş mi? Ne gezer... Şimdi bunlardan bu iddialarıma inanan ya da Türklüğün köklerine bağlılık gösteren olur mu? Bu nedenledir ki, Türk Töresine uygun çok ciddi nüfus kütüklerimiz vardır, bir de İslam Peygamberi Hazreti Muhammed Mustafa’nın soy kaydına dair. Türk Töresi’nden ayrılanlar ile Peygamber’in öğretilerine aykırı hareket edenler o kütüklere KIRMIZI kalem ile işlenmeye başlar. Kırmızıyı yiyen kayıt sonrası yazılanlar da artık kırmızı ile yazılırlar. Sen yüzlerce yıllık devlet ol ve daha dünkü devletler kadar nüfus kaydı tutama, buna kim inanır ki? Hani derler ya “Vukuatlı Nüfus Kaydı”, işte aslında budur. Yani soyunda kırmızı yiyenlerin de belirtildiği soy kütüğü kaydı. Şimdiki gibi kiminle evlendi, boşandı, çocuk kaydı falan değil sadece...” 

Selanikliler, Yahudiler zırvaları çok can sıkıcı. Karşı devrimcilerin hayatı “Kurucu İrade” ve “Kurucu Heyet”e kin kusmakla, hakaretlerle geçiyor dediğimde çok daha farklı şeyler söyledi Anayurt’taki dost. Onları da bir sonraki yazımda aktarırım. 15 Nisan 2009

 

Cem Asım YAREN

 

23 Ekim 2025 Perşembe

                                  “ENERJİ, FREKANS, TİTREŞİM” TESLA 

Marika Demir Notu: Cem bu yazının yayınlanmadığını, yayınlanmasının da erken olabileceğini not düşmüş altına. Cem’in son yazısı ile bağlantılı olabileceğini düşünerek yayınlamak istedim. Yazılarını okurken de toparlarken de, değerlendirirken de oradan oraya savruluyorum. 

Bir şeylerin farkına varabilmek için canlı-cansız ayrımı yapmaksızın başka bir teze kulak vermek gerekir. Tesla’nın yaşam için “Enerji-Frekans ve Titreşim” tezine. Tesla bunu doğrulamış, üzeri kapatılmış pek çok bilimsel gerçeği ve buluşu tekrar insanlığa kazandırmış bir bilim insanı. İnsanların mutluluğu, huzuru ve gerçekler için çalıştığından da kuvvetle muhtemeldir ki “infaz” edilmiştir. 

Geçenlerde bir bilimsel çalışmanın sonuçları yayınlandı. İnsanların bir kez dahi yaklaşıp yanında iyi sözler söyledi bitkiler, ağaçlar yaklaşık 30 km. lik bir alanda o insanın başına gelen iyi ya da kötü şeyleri algılayabiliyorlarmış. Çevremdeki bazıları “Yok daha neler...” dediler ama bana hiç garip gelmedi. Çünkü her şeyin olduğu gibi onların da enerjileri var, onlar da titreşiyor ve bunu belli frekanslarda gerçekleştiriyorlar. 

Cansız, bir işe yaramaz dediğimiz saç, kıl, tırnak atıklarımızın kilometrelerce öteden bizim gibi titreştiği, bizim hissettiklerimizi hissettikleri de bilimsel olarak kanıtlanmış. Saç, kıl, tırnak... Nasıl olur da bunlar gerçekleşir diyenlere de cevap verilmiş; onlar sizin titreşiminize sahip ve sizinle aynı DNA’dan. 

Her şey bir yana ya Dünyamız? O’nun da bir enerjisi, titreşimi ve frekansı var. Ve sanırım o enerjisini de insanlardan alıyor, muhtemelen insan kanından ve canından. Garip ve can yakıcı gelebilir ama sanki durum böyle. Ve Dünya nüfusu arttıkça, bizler Dünya’yı kirlettikçe Dünya’nın enerjisi de düşüyor; enerjiye ihtiyacı oluyor. Kendince yapabilecekleri var en azından depremler, seller, fırtınalar, kasırgalar... Ama onlarla yitirilen canlar Dünya’nın enerji ihtiyacını karşılamıyor. Bu durumda Dünya başka arayışlara giriyor. Frekans uyumu ararken de Küresel Çete’nin alanına giriyor. Enerji, titreşim birleşimi ile ortaya çıkan yeni frekans ise savaşları, çatışmaları, ölümcül eylemleri tetikliyor gibi geliyor bana. Ve bütün bunlar Dünya’nın enerji ihtiyacını karşılamaya yetmeyince de en ciddi operasyonu başlatıyor. Kutup kayması sonucu kutupların yer değiştirmesini. Her bir milyon yılda en az bir, en çok yirmi altı kez kutuplar değişiyor. En son değişimin yaklaşık yedi yüz seksen bin yıl önce gerçekleştiği iddia ediliyor. Değişen aslında manyetik kutuplar, coğrafi kutuplar değil. Yani manyetik kutuplar değiştiğinde Güneş Batı’dan doğmayacak. Ancak unutulmaması gereken bir başka konu Ay ile Dünya Manyetik Kutbu arasındaki bağlantının, etkilenmenin büyüklüğü ve şiddeti. Bazı gelişmeler Dünya’nın kendini koruma refleksi ise ve bu koruma refleksi insanların Dünya’yı kirletmelerini engelleyecek gelişmeler ise bunun kumanda merkezi nerede? Bu süreçte yer altı şehirleri, sığınakları insanları ne kadar koruyabilir? Ki o sığınaklara öncelikle Dünya’yı kirleten zihniyete sahip sapkınlar girmeyecekler mi? Doğaya sahip çıkan, doğaya saygılı olanlar mı bu hercümerc içinde yok olup gidecek? Durum buysa bu iddialarımın hepsi yanlış olmalı. 

ÖKSÜZ VE YETİMLERİN

KALPLERİNDEKİ VE GÖZLERİNDEKİ KORKU ALINIR 

Derler ki zalim korkaktır, her şeyden korkar; zulmünün bitmesi onun da sonu olduğundan daha çok zulüm onun gıdasıdır. Bu durumda zalim/zalimler gün geçtikçe daha çok zalimleşmek zorundadır. Zalim, zulmünün devam edememesi korkusu içinde kıvranır, zalim olmayanlar ise korkusuzdur. Onların belki çaresizlikten belki kaybedecekleri çok fazla bir dünyalıkları olmadığından ve en son değerlendirmede inançlarından dolayı korkuları ya yoktur ya da azdır. Atalar der ki “Yetim ve öksüzün yüreğinden korku alınır.” Neden? Doğru mu? Theodor Herzl 1897’de Basel’de 1nci Siyonist Kongreyi topladıktan sonra akşam oteline döndüğünde günlüğüne bir not yazar: “Bugün, elli yıl içinde kurulacak bir İsrail Devleti’nin temelinin atıldığını söylesem, kimse bana inanmazdı.” İmza hanesinde ise “Sokak çocuklarının başbuğusu” Ve yazdığı 51 yıl sonra gerçekleşir. Peki Theodor Herzl neden kendini “Sokak çocuklarının başbuğusu” ilan etmiştir? Onların çocuğunun öksüz/yetim olmasından olabilir mi? 

Bu durum ciddi bir hedef olabilir. Örnek olarak bu oluşumu ülkemizde denemek isteyenlerin en başı muhtemelen İ.Melih’ti ama bazı insani güçler ya da rahmani güçler buna müsaade etmediler. O da sokak çocukları ile bir örgütlenme peşindeydi. Gerçekleştiremedi ya da gerçekleşmesine müsaade edilmedi. Bu çabanın en önemli adımı Glocal Forum’du (2006). Ankara’da İ.Melih tezgahı ile toplandı. O Forum’da çok ciddi kararlar alındı, bu kararlar hala Türkiye’nin canına okuyor, sosyal yaşamımız çok ciddi yaralar alıyor. Ancak o kararların askerleri oluşturulamadı. O kararları sadece hırsız, uğursuz, ahlaksız, soysuz, onursuz yaratıklar bedeli mukabili uygulamaya çalışıyorlar. 

KEHF SURESİ 

Din alimi geçinenlere temelde sorduğum ilk soru hep Kehf Suresi’dir. O’nun mealini bana tefsire yakın bir içerikte anlatmalarını isterim. Daha bu testten geçen -ki onlarca kişiye sordum- “Din alimi” sayısı bir elin parmak sayısını geçemedi. Özellikle 89ncu Ayet ve sonrasını sorarım onlara. Cevap veremezler. Zülkarneyn Peygamber değilse nedir derim, “Dön baba döneli” misali kıvırtırlar da kıvırtırlar, sonunda hemen hepsinin birleştiği nokta; “Anlatsak da anlamak zordur.” muhabbeti ile biter ve o an İslami açıdan şirk koşmuş olurlar. Çünkü Yaradan diyor ki Apaçık kitaba andolsun ki biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur'an yaptık-Kur’an yoldan çıkmış, insanlıktan uzaklaşmış Arap kavmine indirildiği için Arapça’dır, okusunlar ve anlasınlar diye.- 

Kehf suresinde Zülkarneyn balçığa batmakta olan kafirleri görür ve onları davet eder, bir kısmı bu davete icabet eder, bu arada Zülkarneyn’in bilgisi olmadan “sebep” adıyla anılan taşıtına orada batmakta olan kafirlerden birileri daha binerler. Bunların sayısının beş olduğu söylenir. Kimler mi? Derin tasavvuf ehli bunların kimler olabileceğini ifade ederler. Ama hiç biri, bunların içinde Tesla’nın da olduğunu ifade etmez. Kimler olduğu şimdilik bende kalsın diyelim. Ancak bunlar Dünya’ca tanınmış, anası-babası belli olmayan ya da şaibeli olanlardır. 

Şu ana kadar yazdıklarımın karşılığında sizlere iki film adı vermek istiyorum “Matrix” ve “Godzilla”. Malum, “kefereler” biz “Müslümanlar”dan daha çok Kur’an’a hakimdirler ve çözümlemedikleri hiç bir konuda film yapmazlar. Filmi yapılan konunun da gerçekleşmesi halinde neleri yapacaklarını belirlemişlerdir.   

Şimdi bazı okurlarım “Bu nasıl bir yazı, uçtun mu ne?” diyebilirler. Hayır uçmadım. Sadece bu yazıyı, Ankara Selanik Caddesi’nde kot pantolonu yırtık pırtık, kulağında küpesi, ağzında sakızı olan ve Dünya’yı iplemeyen bir delikanlı ile uzun soluklu bir sohbet sonrası kaleme aldım. Pek çoğumuzun dönüp bakmayacağı, baksa da küçümsemek için bakacağı “zamane” genci beni adeta astral seyahate çıkarıp sonra da yer yüzüne serbest düşüşe bıraktıktan sonra... 21 Mayıs 2008

 

Cem Asım YAREN

22 Ekim 2025 Çarşamba

                                                         BANA NELER OLUYOR ? 

Marika Demir Notu: Yaptığım araştırmalara göre; öyle sanıyorum ki, bu yazı Cem'in en son yazısı. Diğer yazılarından çok farklı, sanki bir şeyler anlatması-yazması istenmiş gibi. Neyi anlatıyor bilemiyorum. Yakaladığım tek ipucu; Cem, Cennet denildiğinde istediği iki şeyden biri olan o güne dek yaşamış bilge insanlar, bilim insanları, ilim insanları ile sohbet isteği gerçekleşmiş gibi. (İkinci isteği ise o güne kadar yazılmış tüm kitapları okumaktı.) 

Diğer bir ipucu ise Dünya'da bir başka boyutun kapılarının açılacağı beklentisi içinde olmasıydı. O, Türk Yurtlarının ve Türk neslinin ilahi bir koruma altında olduğu, Anadolu'nun ise yeni boyutun en kadim yeri olacağı; kutupların değişmesi ile Dünya'da en az etkilenecek yerlerin Anadolu'da olacağını ifade ederdi sohbetlerde. 

İnsanların geleceğini karartmak ve insanların birer köle gibi kullanmak isteyen güçlerin en büyük silahlarının KORKU olacağını dile getirirdi. Onlar için Türk demek KORKUSUZ demekti ve melanetlerini gerçekleştirmelerinin tek yolunun Türkleri yok etmekten geçtiğine inandıklarını ifade ederdi. 

Ve Cem, Türk olabilmek için öncelikle insan-ı kamil olmak gerektiğine inanırdı. Ve derdi ki Arap da, Slav da, Roman da desin ki önce insan-ı kamil olmak gerekiyor, sonra Arap, Slav, Roman olunabilir. Bütün inançların temelinde -sapkınlaştırılmayan- amaç insanların insan-ı kamil olabilmesidir diye düşünürdü. 

Hatta şaka ile karışık derdi ki Romanların yaşantıları İslami zaman kavramı açısından İslami ölçülere en uygun yaşamdır. İslam'da dün yoktur, yarın da; an vardır. Anı da en iyi yaşayan Romanlardır. 

Ve Cem, gerçekten de bize bir mesaj bırakmış; sanırım ölümü de hissetmiş... Ruhu şad olsun. 

Siyah kedi ve siyah köpek bu gece de geldiler. Yine yemeğime, malikaneme ve ısıma ortak oldular. Onlarla yüz yüze bakışırken dalmışım. Uyandığımda onlar yine yoktu. Ocakta, onlarla paylaşarak yediğim yemeğim yine olduğu gibi duruyordu. Ve gördüğüm rüyayı hatırlıyorum. 

KORKMAYIN, BİRLİK OLUN ! 

Rüyamda, geçmiş yıllarda iki kez algıladığım ve burada kısa süre önce de üçüncü kez algıladığım o eşsiz koku eşliğinde bir ses işittim dağların ötesinden. Ses etkileyici, insanı çeken bir ses. Ne erkek ne de kadın sesi, daha çok sabi bir çocuk sesi gibi. Ve sanki usul usul esen bir meltemin sesi ile karışık. Kelimeler, sözler belli değil; daha çok yaylı tambur, ney karışımı ama arkadan da seslere karışan bir org sesi var sanki. İnsan sesi, doğadan gelen sesler, cıvıltılar, ötüşler, müzik sesine benzer bir ses ile çok yüksek huzur dolu bir mekandayım. 

Ufka baktığımda Türkiye’nin Doğusu, Kuzey Doğusu, Güney Doğusu, Maveraün Nehir, Basra Körfezi, Van Gölü, Hazar Denizi, Türk Dünyası’na uzanan ışıklar içindeki yollar gördüm. Ortalıkta koşuşan, korku içinde yüzbinlerce insan vardı. Gördüğüm yerler yemyeşildi, Anadolu’yu çevreleyen yüksek açık yeşil, açık mavi kristaller vardı. Bir avuç insan yüzünü Batı’ya dönmüş Güneş’in Batı’dan doğuşunu izliyordu. Aynı insanlar daha sonra bu kez Doğu’dan doğan Güneş’i izliyordu. Ortada iki Güneş vardı ama bazı insanlarda tedirginlik yoktu. Ama ortalıktaki korku dolu insanlar da vardı, neredeyse yerin altına girebilmek için elleri, tırnakları ile toprağı eşeliyorlardı. Gökyüzü hiç görmediğim kadar net, ışıl ışıldı; o muhteşem koku zaman zaman yerini toprak kokusuna, deniz kokusuna bırakıyordu. Ve hayretler içindeyim ki hemen yanımda solumda siyah köpek, sağımda siyah kedi bacaklarıma yaslanmış benimle birlikte olan biteni izliyorlardı. Ön Asya’dan koyu siyah dumanlar yükseliyor (İsrail-Filistin-Ürdün-Lübnan-Mısır-Suriye) Ancak dumanlar asla etrafa yayılmıyor, direkt olarak semaya yükselip havaya karışıyor. Kıbrıs Adası pırıl pırıl, Akdeniz ise masmavi. Önümde on binlerce, yüzbinlerce mini mini çocuklar, nur yüzlü dedeler, nineler var. Ve sanki o insanlar bir bayram kutluluyorlar. 

Ve göz yüzünden ışık hüzmeleri akıyor yer yüzüne, daha çok Anadolu toprakları üzerinde yoğunlaşıyor tatlı bir kırmızı ve süt beyazı renkleriyle. Anlam veremiyorum, ışık hüzmeleri ile sanki Türk Bayrağı oluşuyor gördüğüm Coğrafya üzerinde. Büyük bir huzur ve huzura davet eden bir hareketlilik var. Telaş yok, panik yok, sanki herkes ve her şey bilinmeyen ve görülmeyen bir halı üzerinde hareket ediyorlar, ayaklar yere basmıyor gibi. Bir an başım dönüyor, sarsılıyorum, ayakta durmakta zorlanıyorum, sanki vertigo olmuş gibiyim; Doğu’dan doğan Güneş’in kudreti azalıyor ve o tarafta tatlı bir kızıllık oluşuyor. O anda fark ediyorum ki yakın ve uzak çevremdeki insanlar da hayvanlar da hatta hemen bir kaç metre uzağımdaki gündöndü çiçeklerinin başları da sarsılıyor, titriyor. Toprak da titriyor, bazı hatlar sanki aralanıyor önümde, toprak hafif çatlıyor gibi ve çatlaklardan parlak ama huzur verici bir ışık yayılıyor görebildiğim tüm alana. 

Sanki hayat yeniden başlıyor, sesler daha net, görüntüler de. Gürültü yok, konuşmalar bile melodi gibi duyuluyor. Hiç bir şeyden korkmayan insanlar ve hayvanlar, sanki korkunun yok olduğu bir ortam var. Az ötedeki ayının da bir kaçı bir arada dolaşan kurtların da hareketlerinde saldırganlıktan eser yok. Hiç bir insanın yüzü asık değil, tebessüm hakim çehrelere, hayvanlar bile korkmuyorlar insanlardan, çekinmiyorlar. Cennet tanımları geliyor aklıma ama burası o tanımlardan da güzel. Ve işin en ilginç tarafı sanki insanlarda cinsiyeti belirtecek bir ayrıntı da yok. Yemek, içmek, barınmak gibi gaileleri de yok sanki insanların. Ve sanki gözlerimde onlarca el var, kapatmışlar göz kapaklarımı elleriyle, sesler tanıdık gibi, annem - babam - eniştelerim - dayılarım - teyzelerim-halalarım -yeğenlerim -kuzenlerim -dedelerim -nenelerim -öğretmenlerim-arkadaşlarımın seslerini duyar gibi oluyorum; bana sürpriz yapmaya gelmişler gibi. Ama onların hepsi ölmüşlerdi diye hatırlıyorum ve kardeşlerim, eşim, evlatlarım yoklar... 

Doğu’daki kızıllık gidiyor Batı’da parlak ve ılık bir ışık var, sanki aynı anda gece ve gündüz yaşanıyor. Ancak gece yaşanan tarafta Ay görünmüyor. Hemen bütün gezegenler kimi mercimek, kimi susam, kimi nokta kadar parlak, pussuz görülürken ay yok ortada. Ama ayı aratmayacak kırmızı-beyaz ışık hüzmeleri var tüm Dünya üzerinde ve Anadolu en yüksekte, Basra Körfezi sanki ayaklarımın altında. Fırat ve Dicle az ötede çağlayarak akıyor sanki. Yürümeye, oturmaya, uzanmaya, yatmaya gerek duymuyorum. 

Aklımdan geçen yaşadığım o güne kadar Dünya’dan gelip geçmiş ya da sürekli bulunmuş bilgelerle konuşma isteği... Ve bir davet alıyorum, sohbet daveti. Davet edildiğim yere nasıl geldiğimi fark edemiyorum, karşımda “U tertibi” almış  bilgeler var. Bir kısmını tanıyorum. Pek çoğu bana yabancı; ancak, hemen hepsi birbirini de, beni de tanıyor gibiler. 

Uyandığımda siyah kedi ve köpek yoklar, ocakta ısıttığım ve Tanrı misafirleri ile bölüştüğümüz yemek hiç eksilmemiş ve sıcacık duruyor. Ocaktaki ateş sönmemiş, bulunduğum ortam mis gibi kokuyor. O güzel rüyadan sonra bulunduğum mekan da sanki rüya mekanı gibi... 

İçimden geçen ilk istek keşke Marika ve Anayurt’taki dostum burada olsalar da bu rüyamı anlatsam, onlarla paylaşsam; belki de biri ya da her ikisi tabir etseler. 

Kendi kendime sorduğum soru ise sadece şu: Bu kez burada farklı şeyler yaşıyorum, sanki bir mesaj yağmuru altındayım ve içimde bu yaşadıklarımı yazma isteği sonsuz; sanki geriye bunları bırakmam isteniyor gibi... 

Malikanemde dolaşıyorum, çayımı demliyorum, ocakta kaynayan su ile ve hayret ediyorum, ben ne kadar uyudum ki su da kaynar, yemek de sımsıcak, odunlar tamamen yanmamış, közler pırıl pırıl... 

Hayrolsun...06 OCAK 2010

 

Cem Asım YAREN

20 Ekim 2025 Pazartesi

                                CASA UÇAKLARI İLE BAŞLAYAN SÜREÇ 

Marika DEMİR Notu: Bu yazı ve buna bağlı olarak yazılan üç yazı çok önemli ayrıntılara sahip. Şimdilik bu yazıyı yayınlamak istedim. Diğer üçünü okumak, anlamak ve özümsemek hem oldukça zor hem de vay be! dedirtecek kadar ayrıntılarla dolu. 

Anayurt’taki sevgili dostum, kardeşim/ağabeyim ile sohbetlerimizin birinde sohbet bir yerde kilitlendi. Turgut ÖZAL dönemini tartışıyoruz ve merak ettiğimiz bir konuyu irdeliyoruz. ÖZAL dönemi neden kısa sürdü? 

Dostumun anlattıklarını dinledikçe bu satırları yazıp bir kenara koymak istedim. Umarım ve dilerim bir gün gelir ve ben de bu yazıyı yayınlarım. Çünkü Türk Milleti’nin bu yazı ile kayda geçen konuları öğrenmesi gerekir. Dost anlatıyor: 

IPTN CASA firması İspanya’nın KİT’lerindendi ve yeterli sipariş alamadığı için kapatılmak üzereydi. CASA uçakları aslında İspanya - Endonezya ortak üretimiydi. Türkiye CN-235 uçaklarını iki gerekçe ile aldı. Birincisi Helen Fayı'nın kırılması, bu kırılmanın Kıbrıs Fayı'nın tetiklemesi sonucu Ege’de meydana gelecek oluşumlarda ön almak. İkincisi ise Ege Adaları’na hızlı müdahale için her biri tam teçhizatlı Özel Kuvvetler Komutanlığı timlerini Ege Adaları’na indirmek ya da atmak. CN-235 CASA uçaklarının tam yük ile azami iniş mesafesi 650 mt. olduğundan ve düzeltilmiş/düz araziye iniş yapabildiğinden tercih edilmişti. Bir başka tercih sebebi ise “Ufuk Ötesi Projesi”nde İspanya’nın başat rolde olmasıydı. “Ufuk Ötesi Projesi”nin ayrıntısına şimdilik girmeyelim, kolayca çıkamayız. Dikkate değer bir konu, İspanya Türkiye yakınlaşmasıdır. TAI ve TUSAŞ CN-235 üretiminden kaynaklanan ciddi bilgi birikimi elde etmiştir/etmektedir.” 

AMERİKA KIT’ASINDA 1282,

AVRUPA KIT’ASINDA 873 HEDEF 

“ÖZAL döneminde hazırlanan ve uygulamaya sokulan bir başka operasyon ise “Bal Porsuğu Operasyonu”dur. Bal Porsuğu, cüssesine bakmadan hemen bütün hayvanlara korkusuzca saldıran, kendisine yapılan tüm saldırıları defeden, yılan akrep zehirleri ile “kafa bulan” ve hiç bir vahşi hayvanın karşılaşmak dahi istemediği bir türdür. 

ÖZAL değerlendirmesi ile bu devletin ve milletin başının en büyük gailesi İngiltere ve ABD’dir. Küresel Çete ise sonraki hedeftir. Bizim, şu anki gücümüz ve donamımız ile onlarla bilek güreşine girmemiz imkansızdır. Öyleyse, uzun vade için ciddi bir planlamaya ihtiyaç vardır. Onlar bizi nasıl içimizden vuruyorlar ve vurmaya devam ediyorlarsa biz de aynı şeyi onlar için yapmalıyız. Öylesine hedefler seçmeliyiz ki hem İngiltere’de hem de ABD’de  ayrılık çatlaklarını genişletmemiz, onları en güçlü olduklarını zannettikleri ekonomik güçlerinde zor duruma düşürmeli, onlarla birlikte hareket edenleri de onlarla olan bağlantılarını sabote ederek hem ekonomik, hem siyasi, hem de sosyal olarak gıdasız bırakmalıyız. Bu uzun soluklu bir abluka. Sonuç geç alınacak olsa da seçeceğimiz hedeflerle, sabırla çalışmalıyız.

 

Bu şartlar altında Amerika Kıt’asında 1282, Avrupa Kıt’asında 873 hedef belirlendi. Her iki hedef gurubunun içinde askeri hedefler yüzde beşi geçmedi. 

Bir başka operasyon daha var ki o da “inanç bağlantıları” açısından çok önemli. Güney Amerika’da ve Orta Amerika’da hakim olan Katolik Hıristiyanlık öylesine değişime sokulmalı ki Vatikan’ın felci başlatılmalı. Bu yolda “Barnabas İncili”nin Güney ve Orta Amerika inancına sokulması son derece önemliydi. Bu süreci öyle bir güçle sürdürmemiz gerekiryordu ki Ortodoks Dünya’sının da düşmanlığını azaltıp sempati gelişmesine neden olmalıydık. Elimizde olup da bize karşı kullanılan Fener Rum Patrikhanesi’ni biz de onlara karşı kullanmalıydık.” 

O zaman sorduğum bir soruya aldığım cevap beni fazlası ile şaşırtmıştı. Sorumun temeli kimlerle ve hangi maddi güçle bu planlandı? 

“Tüm “intelligance”ın peşinde olduğu, Kripto Türkler; Kripto Türkler’e yeni katılacak güçler -Seferberlik Tetkik Kurulu’nun kayıtlarından elde edilecek kişiler-; Dünya’da Türkiye aşıklarından elde edilecek kaynaklar ki bu kaynakların temelinde çok şaşırabilirsin ama Yahudiler, Hint Racaları, Oligarklar (Yabancı memurlar yani güçlü bürokratlar ve bürokrasi halkasına bağlı olarak ekonomik kıymetleri elinde tutanlar). Bu operasyonun ilk aşaması elli yıllık, 2020’den sonra ilk sonuçlar alınamaya başlayacak. İkinci aşama ise elli-altmış yıllık. Operasyon tepe yöneticisi ise Türkiye aleyhine tezgahlanan Elagöz Operasyonu sahasında öksüz ve yetim kalan, üstün niteliklere sahip istihbaratçı bir kadın. Yaklaşık dört bin beş yüz elli hücrenin yaklaşık yüz yıllık tüm maddi ihtiyaçları temin edildi ve operasyon 1991 yılında başlatıldı. Devletin örtülü ödeneğinden tek kuruş bu iş için harcanmadı, harcanmak istese de devletin onlarca yıllık bütçesinin buna gücü yetmezdi.” 

Şaşırdım, hem de çok. Bunca yıldır devletin bürokrasisinin en üst kademelerine çok yakın çalışmış biri olarak bundan benim haberim yoktu. Peki gerçekçi bir operasyon planlaması mı? “Kripto Türkler konusuna Anayurt’taki dostum sayesinde bilgi sahibi oldum; sistemin “otonom” olarak planlanmış çalışma sistemini duyduğumda kadim Türk Devlet organizasyonunun yüzlerce yıl öncesinden ne kadar mükemmel çalıştığını iliklerime kadar hissettim. Dostuma baştaki soruyu sordum. ÖZAL niye tasfiye edildi ve nasıl? 

“ÖZAL’ın tasfiyesinde hepimizin bildiği siyasiler kullanıldı başat güç DEMİREL’di. Ancak bu ekibin faaliyetlerinin istihbari bir bilgi birikimi ve strateji ile beslenmesi, taktiklerde hata yapılmaması gerekiyordu. Bu nedenle MI6, DGSE istihbarat bilgi birikimi Fransız Jacques Séguéla’nın kullanımına verildi.Çünkü Küresel Çete ÖZAL’ın nasıl bir çalışma içinde olduğunun farkına vardı ama bu çalışmanın ayrıntılarına asla vakıf olamadı. Başka, başkasını ve başka yöntemleri de şimdilik saklı tutalım.” 

Sanırım sizlere de ütopik bir anlatım olarak gelmiş olabilir ama ben Türk Milleti’nin tarihi ve tarihsel birikimlerini bildiğimden, umarım başarılır diyerek bu yazıya nokta koymak durumundayım. Son cümlede dostumun bana söylediği ancak size aktaramadığım bilgiyi de günü geldiğinde sizinle paylaşmaya söz veriyorum. Moon Tarikatı, Dünya’ca ünlü bir Türk Profesörü -aslen Yahudi-, Brezilya Yağmur Ormanları, Maden suyu/sodası, Atropin şırınga, sahte kalp krizi döngüsü... İpuçlarını vererek konuyu sonlandıralım. 1 Haziran 2008

 

 

19 Ekim 2025 Pazar

                                                                ZÜBÜKİSTAN 

Marika Demir Notu: Cem’in bu yazısı da yayınlanmayan, yayınlatılmayanlardan. Gerekçesini yazı içinde zaten kendisi de kısmen açıklamış: Gazetenin başını derde sokmamak için. 

Sevgili dostumun bir kitabı yayınlanmıştı 2008 yılında ancak o kitap aslında gazetedeki makalelerinden oluşan bir kitaptı. “Türkiye” diyemediğinden, dediği taktirde de üzerine çullanacaklarından, bu durumda da gazetenin zor durumda kalabileceğinden kitabın ismini “Cacıkistan” koymuştu; daha doğrusu Orhan SELEN usta teklif etmiş ona. O konuyu aktarırken demiş ki Orhan usta: “Oğlum zorlanma, bu ülke hıyar dolu, Anadolu’da yoğurt da bol. Hıyarları doğra dememe gerek yok, onlar zaten kendilerini doğruyor. Sonuçta cacık hazır, ülkenin büyük bölümünü kaplayacak kadar cacık varsa, ülkenin adı da Cacıkistan olur.” Tabii ki dostum bir de alt isim koydu kitabına, “Eşkıya artık hükümdar.” O kitapta hemen hemen pek çok vatandaşımızın bilmediği, belki de henüz fark edemediği “Eşkıyalığı” anlatmaya çalışmıştı. 

Dahası “Yasin El Kadı’nın MİT tarafından ajan olarak kullanıldığını da aktarmıştı dostum. Kitabın kapağı da muhteşemdi. MİT külliyatı üzerinde “Hamili kart acan yakinimdir” notu vardı. Ve hemen yanında da iki “Matriyoşka”. 

Aradan yaklaşık bir yıl geçti “Cacıkistan “yayınlanalı. Ve ben şimdi el yükseltmek zorundayım. 1995 yılında kaybettiğimiz Aziz NESİN’in eseri ZÜBÜK geldi aklıma. Zübük artık yayınlanmıyor, çünkü zübükler “inhisar” (tekel) yaratmışlar film üzerinde. 

ASLINDA HEPİMİZ BİRAZ DA OLSA ZÜBÜK SAYILIRIZ 

Neden mi? Herkes başını iki elinin arasına alsın ve düşünsün, mümkünse de yalnız başına olduğu bir anda. Düşüncelerinin sonucunu kimseye aktarmasına gerek yok, korkmasın. Ve kendine sorsun “Ben ne kadar zübük sayılırım?” 

Eğer kendi kendine yalan söylemeye kalkmayacak kadar, yani zerre nisabı (oranı) onur kaldıysa aynaya bakamaz. Çünkü aynadaki kendi yansıması “Zübük”ün ta kendisidir. 

Kendine sorduğunda; “Hangi işi doğru yapıyorsun?” diye, cevabı “Hiç bir şeyi” olacaktır. 

“Bu güne kadar kendi menfaatini daha kolay temin etmek için dayı aramadın, dayıya başvurmadın?” diye; genellikle cevap “Hiç bir zaman” olacaktır. 

KDV pazarlığı yapıp, satıcı ile oranını paylaşmayı ne zaman teklif etmedin?” dese, cevap yine “Hiç bir zaman” olacaktır. 

“Sahibi olduğun gayrimenkulün değerini reel değerden göstermeyip, daha düşük değerden göstermediğin bir an oldu mu? Dese, cevap yine “Olmadı” olacaktır. 

“Tavukların hastalandığında onlara antibiyotik verdiğin dönemde elde ettiğin yumurtaları kimseye satmadığın, yok ettiğin oldu mu?” dese, cevap “Olmadı” olacaktır.

“Daha fazla ürün elde etmek adına, pestisit kullanımını abartmadığın, tüketiciyi hatta kendi evladını bile zehirlemekten çekinmediğin bir an oldu mu?” dese, yine cevap “Olmadı” olacaktır. 

Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz.   

Bu arada bazıları diyebilir ki “Bu eylemler dar ve orta gelirlilerin davranışları, peki yüksek gelire sahip olanlar?” Onların neredeyse tamamında zerre insanlık olmadığından, hemen bütün işleri “Zübük”e rahmet okutacak kadar pislikle kaplı. Çünkü onlar küçük zübüklerin, zübükçüklerin kanlarını emerek beslenen “Zübük parazitler.” Onlar bu ülke için askerlik yapmazlar, yapsalar da askerlik yaptıklarına şahit ister. Savaş olsa, savaşa gitmezler. Vatan savunması desen onların “vatan”ı yoktur, “milleti” de yoktur. Bu bir zengin düşmanlığı mı? Değil, ancak sonradan görmeliğin sonucunda oluşan zenginlik söz konusuysa evet. 

Peki biz neden başkalarına “Zübük” deriz? Çünkü o bizlerden daha “Zübük”tür, onu geçememişizdir; ona ulaşamamışızdır da ondan. 

“Zübük” filminin yayınlanmama sebebi ne olabilir? Seyredilmeyeceğindan mi? Hayır, bilakis hemen herkesi ekranlara sinek gibi yapıştırır. Peki neden? Vatandaş izlerse belki siyasi gücü elinde tutanlardan daha “Zübük”lük yapacak başka yolları keşfedebilir, onları da geçebilir diye... 

Ne de olsa “Şeytan”ın görev yapmayı reddettiği bir yer varsa o da “Cacıkistan”, daha doğrusu “Zübükistan”dır. 17 Temmuz 2009

17 Ekim 2025 Cuma

                               Hazreti Ali Efendimiz ve biz…

Mazlum’un Zalimden Öcünü Aldığı Gün…

Hazreti Ali Efendimiz, ismi her zikredildiğinde içimin titrediği ve sanki en akınımmış gibi içime işlemiş bir büyük. Hazreti Muhammed Efendimiz ile Hazreti Ali Efendimizi içimde hiçbir zaman ayırmadım, ayıramadım. Çünkü aklımda ve belki de bilinçaltımda Hazreti Muhammed Efendimiz’in şu sözleri yankılandı durdu:

“İlmin şehri benim, kapısı Ali”… 

Anladığım kadarıyla İslam’ın Peygamberi diyor ki, ‘Bana ulaşan yollar Hazreti Ali’den geçer… Ona ulaşamayanın bana ulaşması da imkânsız.’ Ama gelin görün ki bütün İslam diyarlarında olduğu gibi, İslam adına iş yapan, konuşan, İslam’ı bayrak olarak elinde taşıdığını ifade edenler başta Hazreti Ali Efendimize ve Ehl-i Beyt’e gereken saygıyı, hürmeti, sevgiyi göstermediler. Peygamber Efendimiz’in “Vasiyeti”ne hep aykırı hareket ettiler, O’na verdikleri sözde hiç durmadılar. Kısaca “İslamcı” geçinenler aslında Hazreti Muhammed Efendimizin de Hazreti Ali Efendimizin de, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin de, İmam Maturidi’nin de en büyük düşmanı ve muhalifi oldular. Sözün özü, onlar İslam adı altında “Münafıklığı bile maskara ettiler” 

Örneğin kendilerine karşı söylenen her söze karşı hışımla saldırdılar. Bu bile onların ne kadar İslam dışı olduklarının en önemli belirtisiydi. Çünkü Hazreti Ali Efendimiz’in Mısır Valisi El Eşter’e yazdığı o muhteşem mektupta bir cümle vardır ki, akıllara durgunluk verecek kadar derin ve anlamlıdır. Hazreti Ali Efendimiz valiye diyor ki; “Bazen Allah kullarına iletmek istediği mesajları başka kullarının lisanı ile sana iletir. Sana söylenenleri ona göre dinle ve davran” İşin en acı tarafı, içinde bu cümlenin bulunduğu mektubu yayınlayan pek çok “İslam”cı nedense bu cümleyi çıkararak mektubu yayınlar. 

Bugün facebook da Hazreti Ali Efendimiz’e ait olduğu iddia edilen bir cümle gördüm. Cümle o kadar etkileyici ve uyarıcı ki; “İbret” alması gereken insanların ya da yaratıkların o haline daha şimdiden acıdım. Cümle aynen şöyle; 

Mazlumun zalimden öcünü alacağı gün, şüphesiz zalimin zulmettiği günden daha çetin olacaktır.” 

Mehmet Ali Birand ve yazısı… 

Mehmet Ali Birand’ın yazısının yayınlandığı gün facebook da Hazreti Ali Efendimiz’in bu “İbretlik” cümlesinin yayınlanmış olmasını ben çok anlamlı buluyorum. Parapsikolojik değerlendirmeler falan yapacak değilim, çünkü Mehmet Ali Birand gibi birinin bu cümleleri yazabilecek kadar “İsyan ettirilmesi” bence her şeyi anlatmaya yetiyor. 

Cezaevlerinde bulunan kim olursa olsun devlete emanettirler. Onlara verilen zarar “Emanete” verilen zarardır. “Emanete hıyanet” ise İslam’ın asla kabul etmediği eylemlerin başında gelir. 

Nedim Şener’in katıldığı TV programında anlattıkları Adalet Bakanlığı’nın, iktidarın, iktidarın başının, onlara destek verenlerin insanlıktan ve İslam’dan ne kadar uzak olduklarının delilleri ile doludur. Pek çoğu cemaatin müridi durumundaki cezaevi görevlilerinin Nedim Şener’in kız çocuğuna reva görmeleri “İslam” adı altında iş yapanların, “Münafıklığı” bile maskara ettiklerinin en büyük delilidir. 

İşin en çarpıcı tarafı ise Mehmet Ali Birand gibi birinin buna isyan edecek düzeye getirilmiş olmasıdır. Mehmet Ali Birand’ın sözünü ettiğim yazısının bir bölümü aşağıdadır. Yazının bu kadarlık kısmı bile “Çanların kulakları sağır edecek derecede” çalmaya başladığının en büyük delilidir.  Ama evladının bir Türk Sanat Müziği sanatçısını “kazaen”(!) katletmesinden, Annesi’nin hisselerini gasp ettiği bir hastanede can vermesinden, bağırsakları elinde 20-30 gün dolaşmaktan ve karnından dışkılamaktan ders almayanlara bu sözlerin ne ifade edeceğini bilemiyorum. Onlara tek tavsiyem şu yaptıklarınızı “İslam”ın ardına sığınarak yapmayın, şirke İslam’ı ortak etmeyin… Durmayın, durmanızı isteyen yok, yola devam edin ve hatta Cehennemin dibine kadar uzanan yolunuz açık olsun günümüzün Firavunları, Ebu Cehilleri 

“Bugün biz oradayız, yarın sıra size gelebilir (!) 

Emin olun kulaklarıma inanamıyorum. Hapishanelerimizin ve tutukevlerinin durumunu dışarıdan tahmin ederdim, ancak artık modernleştirildiği ve insani bir yaşama kavuşturulduğunu sanmıştım. Meğer durum tam tersineymiş... Silivri’den çıkan meslektaşlarımızın anlattıklarını hayretler içinde dinliyorum. Tamam, tutukevleri otel konforunda olmayabilir. Oraları idare edenler de, eğitimli işletmeciler sayılmayabilirler, ancak bu kadarı da değil... Bu ne kabalıktır? Bu ne biçim muameledir? Batı standartlarına göre Silivri, neredeyse işkence evi gibi bir duruma sokulmuş... Üstelik buralar göz önünde, bir de diğer hapishaneleri düşünün! Ne sağlıkla ilgilenen var, ne dağıtılan gıda, ne de insanoğlunun akli dengesini korumaya yönelik bir önlem var... Yüz karası bir durum.” 

 

                                BANKALAR ÜLKESİ TÜRKİYE

Marika DEMİR Notu: Bu yazı Anayurt Gazetesi'nde yayınlanmış, hatta bizzat Cem tarafından internet ortamına da taşınmıştır. 

Sanki herkes emirlerinde…
Türkiye soyuluyor; hem de devleti yönetenlerin desteği ile göz göre göre. Buralarda defalarca yazdım ama bir tel Allah’ın kulundan cevap bile alamadım. 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Yasası çıkıncaya kadar bankaların tüketicilere verdiği kredi kartları ile yaptıkları soygunun adı “Yasal Tefecilik” ya da “Devlet Desteği ile Tefecilik”tir.
Bankaların fahiş, hatta “fahiş” kelimesini dahi gözyaşları içinde bırakacak taleplerine bin bir dereden su getirerek destek veren yerel mahkemelerin pek çoğu da bu soygun tarafı durumundadır. “Yasadışılığın hesabını sormak bir yana masum vatandaşını bankaların bataklığına atan ve buna da HUKUK adını verenleri, dünyanın en geri kalmış toplumlarında bile görmek mümkün değildir. İşin en garip tarafı bu soyguna iktidarı ile muhalefeti ile bütün siyasi partilerin göz yumması ve hatta destek olmasıdır. İddia ediyorum, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri BANKALARIN şantaj, tehdit ve hatta kısmen yemlemeleri altında sadece onlara çalışmaktadırlar. Türkiye’de bankaların pek çoğu YASALLAŞTIRILMIŞ ZEBANİLERDİR.
                              YENİ Mİ FARK ETİNİZ?
Yine burada defalarca ifade ettim. Etmeye de devam edeceğim. Türkiye’de 28 Şubat denen densizlik, daha doğrusu ihanet sonucu yaşanan BANKA HORTUMLAMA olaylarında YASAMA, YÜRÜTME ve YARGI’nın ortak destek ve sorumluluğu vardır.
Milli Güvenlik Kurullarında bayan memurelerin yüzde kaçının G-String giydiğini bilenlerin Bankaların Hortumlanmasını bilmemeleri mümkün değildir. Hatta, bu operasyon bilinçli olarak yapılmıştır. Operasyonun ana amacı, o dönemde büyük gelişme gösteren Milli Sermaye ve Milli Müteşebbislerde biriken kaynakların/sermayenin İstanbul Dükalığı’na peşkeş çekilmesidir. Yani genelde “ekalliyet” mensuplarına.
Neymiş, PAMUKBANK yurt içi ve yurt dışı operasyon sonucu çökertilmiş miş. Yıllarca yazdıklarıma karşı “tıkı” çıkmayanların şimdilerde bu habere “sür manşet” yer vermelerinin sebebi acaba ne olabilir?
Neymiş olayın asıl aktörü CITIBANK mış…
Uyanın da balığa gidelim efendiler….
                    ANKARA’YI SİLME OPERASYONU
Yine burada defalarca yazmış olduğum gibi Ankara’yı Sime Operasyonu’nun bir ucunda yine CITIBANK ve DEUTSCHE BANK bulunmaktadır. DEUTSCHE BANK, Doğan’ın ayağındaki iç çamaşırının bile sahibidir. Doğan’ın her şeyi DEUTSCHE BANK’ındır. Bunun için DEUTSCHE BANK, taraflardan Türkiye İş Bankası’nı diyet olarak istemektedir. Bu oyunun içinde kimler yoktur ki… CHP bile… “Merkez Bankası” Ankara’dan taşınamaz diyen CHP’ye kimse şu soruyu soramamıştır:
“Türkiye İş Bankası’nın önemli hissedarı olarak sizler, İş Bankası gibi Genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Milli Bankası’nın Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’a taşınmasına neden karşı çıkmadınız?
Vakıflar Bankası’nın yaptığı tanıtım atağının, süslenip püslenen dayanıp döşenen Halk Bankası şubelerinin, yeni personel istihdamı hazırlıkları ve personel alımı başlatılan Ziraat Bankası’nın müşterisi de hazırdır: CITIBANK.
Şimdi aklı başında olan hemen herkes CHP genel Başkanı BAYKAL’a şu soruyu sormalıdır. Geçen ve son Milletvekili Genel Seçimleri’nde Mustafa Rahmi KOÇ ve Aydın DOĞAN kontenjanından kaç milletvekili TBMM’ne CHP üzerinden taşındı?
Bu konuyu daha önce defalarca tüm ayrıntıları ile yazdığımdan daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum.
              TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU VE BATIŞI
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Dünya'nın bütün güçleri bir araya gelse yıkamaz ve bitiremez. Buna bütün kalbimle inanıyorum. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurtuluşunun ya da batışının anahtarı bankaların elindedir. Bu anahtarı aklı başında milli insanlar kullanırlarsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölgesel değil, küresel bir güç olacak; aksi taktirde, bugünkünden de daha kötü durumda bir müstemleke…
Bu gerçeği çok iyi biliyor olmalarına rağmen OYAK gibi bir kuruluşun OYAKBANK’ı ING Bank’a satması da baştaki iddia ve sözlerimi tamamen doğrular niteliktedir.
      BEN ŞAŞIRMADIM, SİZ DE ŞAŞIRMAMIŞ OLMALISINIZ
Kemal DERVİŞ Türkiye’ye uluslar arası güç ve sermayenin valisi olarak gelmiştir. Göreve gelir gelmez de Cumhurbaşkanlığı makamı da dahil olmak üzere bütün devlet kurumlarını teslim almıştır. Çünkü Kemal DERVİŞ uluslararası sermayenin bir DEVŞİRME evladıdır.
Onunla kol kola giren, ona destek veren her kim varsa onun “emir eri”dir. Bu kişilerin Cumhurbaşkanı, Başbakan, Başbakan Yardımcısı ya da Bakan olması sonucu değiştirmez. Kemal DERVİŞ’in SİLAHSIZ ve ŞİDDETSİZ yaptıkları PKK’nın yıllarca Türkiye’ye yaptıklarının da üzerindedir. Bizim şab-şik İnsan Hakları ve Demokrasi savunucuları hala ODAK olmak konusunda “ŞİDDET” OLMADAN ASLA ! diye dursunlar.
Şimdi sizlere soruyorum “Kemal DERVİŞ ve şürekasının Türkiye’ye, Türk Milleti’ne karşı yaptıklarını, acaba can düşmanlarımız top yekün silahları ile yapabilirler miydi?
Cevabınız HAYIR ise yazılarımı takip etmenizde fayda var. Cevabınız EVET ise benim yazılarımla boşuna zamanınızı harcamayınız.
15 Ağustos 2008

                                                  KORKULARLA HÜKMETMEK VE KORKULARI KÖRÜKLEMEK -V-   Marika Demir Notu: Cem , her demde ve d...